Kilimanjaro Tırmanışı
- Ayrıntılar
- Kategori: Faaliyet Günlükleri
- Cuma, 05 Ocak 2007 13:49 tarihinde oluşturuldu
- Alpay Oğuş tarafından yazıldı.

Afrika kıtasının en yüksek dağı olan Kilimanjaro, Swahili dilinde ‘Beyaz Parlayan Dağ’ anlamına geliyor. Aynı zaman da dünyanın tek başına yükselen en yüksek dağı. Dağın en yüksek noktası Uhuru Peak-Özgürlük Zirvesi 5,895 metre yükseklikte. Hemingway’in romanına konu olan karları ve buzullarıyla ünlü olan dağ, bu ününü ancak 15 yıl daha koruyabilecek. Çünkü, küresel ısınma nedeniyle tüm buzulları yok oluyor.
7 Kıta 7 Sorun projesinin ilk kıtası olan Kilimanjaro’ya tırmanmak için 5 Ocak’ta Kenya’ya hareket ettim. 9 saat süren uçak yolculuğundan sonra sabah saat 4:30’de Nairobi Havaalanı’na indim. Kısa bir Nairobi turundan sonra saat 14:00’de Tanzanya’ya, katıldığım ekspedisyonun otobüsü kalktı.
Yol boyu Masai köyleri ve kasabalar ilginç manzaralar ve renk cümbüşü sundu. Tabiat ve insanlar sömürgecilerin yağmalarına rağmen ihtişamını koruyordu.
İnce, uzun Masai insanları, vücutlarına doladıkları kırmızı ekose kumaşları; kulaklarını omuzlarına kadar sarkıtan küpeleri; bellerinde taşıdıkları palaları ve kendileri gibi ince uzun değnekleri ile insan evriminin ilk basamağından gelmiş olmanın üstünlüğünü, kusursuz fizikleri ve dünyada ki eşi bulunmaz duruşlarıyla sergiliyorlardı. Hiç bu kadar güzel insanı bir arada görmemiştim. Neden bize ‘Beyaz Maymun’ dediklerini anladım. Evrimde ilk insanın Afrika’dan çıktığı ispatlanmıştır. Benim düşünceme göre de önce evrimleşen daha üstün: Kabileler de yaşayan, halen köylerine misyoner sokmamış ve kapılarında kilit olmayan, özgür Afrikalı’lar.
Evrim derslerinde öğrendiklerimi hatırlamaya çalışarak ve tabiatın büyüleyici güzelliğini seyrederek geçirdiğim 6 saatin sonunda Tanzanya’ya Arusha şehrine vardık. Geceyi bir motelde geçirdik. Uykusuz ve hareketli geçirdiğim son 48 saat içerisinde 6 saatten fazla uyumamıştım. Akşam yemeği geç sürdü. Çanta ve malzeme hazırlıkları nedeniyle de gene ancak 5 saat uyuyabildim ve sabah tırmanış için Machame’ye harekete geçtik. Tek özlemim birinci kamp akşamı uyuyacağım uyku ve sakinlik.
1,5 ay önce geçirdiğim diz ameliyatı ve henüz tam iyileşmesi için 2 ay daha gerekli olan sakatlığım nedeniyle tırmanılması kolay bu dağa bir ekspedisyonla çıkma kararı almıştım. Machame kapısında yüklerimizi taşıyıcılara verdik. Bu hiç alışkın olmadığım tarz bana yabancıydı. Oysa ki daha 1 ay öncesine kadar koltuk değnekleri ile yürüyordum, 2 hafta öncesine kadar merdiven bile inip çıkamıyordum. Bu tırmanışı gerçekleştirebileceğime kimse inanmıyordu. Doktorum Yalçın ve fizyoterapist arkadaşlarım Ayhan ve Hülya’nın çok büyük desteği oldu. Onlarsız başarmam imkansızdı. Kafama koyduğumu yapma hırsım ve inatçı kişiliğim ile sonuna kadar direnmeye ve o zirveyi yapmaya karar vermiştim. Gene de sadece 5 kiloluk küçük sırt çantası ile yürümek, hazır yemek sofrasına oturmak, başkasının kurup kaldırdığı çadırda uyumak, sabah uyanınca hazır sıcak suyla yüz yıkamak bana garip geldi. Buranın turistik bir dağ olması nedeniyle böyle bir ayrıcalığı olsada ekspedisyon tarzı bana göre değil. Öbür türlü tırmanmak için değil, yürüyüş; gezi için gelmiş gibi oluyorsunuz. Bu nedenle sık sık sakat dizime hayıflandım.

Gene ilginç bir gözlem; Afrikalı’lar dağ turizminde çok başarılı. Ülkelerine gelen turist sayısı bizim ki kadar fazla değil ama bir turist en az ortalama 2500-3000 dolar para bırakıyor ülkeye. Safari ve gözlem için gelenleri de unutmamak lazım. Her yer koruma altında, bakımlı ve temiz. Doğanın onlar için nasıl bir nimet olduğunun farkındalar. Eeee, bizden daha evrimli olduklarını söylemiştim. Başta Amerika, Avrupa ve yandaşlarının bu bilince ulaşmaları için 300-500bin yıla daha ihtiyaçları var kabaca evrim hesabına göre.
Tırmanış 1800 metrede başladı. Tropikal yağmur ormanları arasında tatlı eğimli bir yürüyüş parkuru sonunda 3000 metredeki 1. kampa vardık. Tırmanışa başlarken, her bir kampa ulaştığınızda ve indikten sonra imzalamanız gereken defterler var. Her kamp yeri belirli ve çok düzenli. Tüm kamplar da 4600’deki son kamp dahil tuvaletler bile mevcut.
1. gün öğrendiklerim: ‘Jambo: Merhaba, Hakuna Matata: herşey yolunda, pole pole: yavaş yavaş’, demek Swahili dilinde.
8 Ocak da sabah kahvaltısından sonra 9:00 da 2. kamp için yola çıktık. 3500 metre civarında mini bir şelale gördüm. Grubun tamamının gitmesini bekledikten sonra suyun altına kendimi attım ve bir güzel soğuk suda duş aldım. Hava ara ara kapatıyordu ve rüzgar vardı. Güneş olsaydı daha iyi olurdu ama ne olursa olsun bu zevk kaçmazdı. Hakuna matata.
16:00’de 3850 metredeki Shira kampına ulaştık. Yüksek irtifaya uyum için hareket etmemiz gerektiğinden 1,5 saatlik düz bir mesafede yürüyüşe çıktık. Yük taşımamak, hafif eğimde çok ağır bir tempo ile yürümek enerjimi harcamama yeterli olmamıştı. Yürüyüşte varacağımız noktaya ulaştıktan sonra dönüşte dayanamayıp koştum, kayalardan atladım ve gece olan oldu; dizim sızlamaya başladı. Hiç istemediğim halde bir ağrı kesici almak zorunda kaldım ve sabaha kadar doğru dürüst uyuyamadım.
Hayatımda bir kere dağda mızmızlandım. O da benim yaptığım bir hata sonucu gereksiz hastalanarak fizyoloji ve psikolojimin altüst olmasından kaynaklanmıştı. O gün bugündür kendi hatalarımda gıkım çıkmaz. Ve temel felsefe hayatta kalabildiğin sürece en az ile yetin. Böylece limitleri sonuna kadar zorlayarak; -bu nasıl zevktir ama- ‘ben bir başkasıdır_Rimbaud’ a daha bir yaklaşıyor insan.
Dağın etrafında dönen bir rotamız var. Akşam 17:30’de Barranco kampına ulaştık. Yükseklik 3850 metre. Baş ağrım ve bulantım arttı. Öğlen yediklerimi çıkardıktan sonra bir anda baş ağrım geçti. Şimdi ben yüksek irtifa hastalığına mı yakalanmıştım ama bildiğim böyle zınk diye geçmez yoksa hipoglisemi oyunumuydu. Neyse, hakuna matata. Yemek çadırına gidip her zaman ki gibi tıka basa yemek yedim ve gece bebekler gibi uyudum. Sabah kalktığımda gene zıpkın gibiydim.
Sabah 8:30’da kamptan ayrıldık. Bu dağ için, tırmanışın tek teknik sayılabilecek (!) -maksimum iki derecelik- Barranco duvarından geçtik. Adamlar merdiven şeklinde basamak bile yapmışlar. Pes doğrusu. Dizimden tereddüt etmiştim ama artık daha çok dikkat ettiğim için hiç sorun çıkarmadı. Zaten asıl sorunu inişte bekliyorum.
Bugün hava çok güneşli, felaket yakıyor. 18:00’de 4. kamp olan 4600 metredeki kamp alanı Barafu’ya ulaştık. Çadırımın karşısından Mawenzi Dağı görünüyor. Manzara çok güzel ama çadır eğimli arazide kurulduğu için rahat değil. O kadar pof poflandık ki dağcı olduğunu unutup müşteri kimliğine girince her dakika konfor bekliyor insan. Gene çok yemek yiyorum, iştahımın yerinde olması iyi. Gece ısı -15 derece. Bir ara bacağımda yanma hissiyle uyanıyorum. Tırmanış boyunca giydiğim diz altımı açık bırakan taytım yüzünden ve güneş kremi sürmeyi hiç düşünemediğimden bacaklarım simsiyah olmuş. Saf aloe vera jel sürdükten sonra acı diniyor ve uykuya dalıyorum. Şu aloe vera mucizevi birşey, geçen yıl Kaçkarlar’da koluma kızgın yağ döküldüğünde de hayatımı kurtarmıştı. Olay sakarlığımdan değil oburluğumdan kaynaklanmıştı; sucuklara saldırmaya kalkınca.
Gece 12:00’da zirve tırmanışı için uyandık.
11 Ocak, Perşembe: Zirve Günü

Gece 01:00 kahvaltı gibi birşeyler atıştırdıktan sonra yola koyulma vakti geldi. Zirve yolculuğu için kumanya dağıtıldı. Ben içinden bir tane Snickers alıp paketi geri bıraktım. Biraz pestil ve kuru kayısı vardı çantamda. 2 litrelik camelback’imi soğuk ve 1 litrelik termosumu sıcak su ile doldurdum. İlk kez bu faaliyette yanıma elektrolit ihtiyacımı karşılayacak hiçbir toz içecek almamıştım. İçtiğimiz sular eriyen buzulların oluşturduğu derelerden alınıyor ve kaynatılıp soğutuluyordu. Ne olur ne olmaz, termosa ishal için yanımda getirdiğim tuz-şeker karışımını boşalttım. Komik olabilir tamam ama hiç yoktan iyidir. Tadı da berbatmış üstelik. Sabahları bol çay içip, bolca da tropikal meyve yediğimden durumu güzel idare etmiştim buraya kadar. Bu sefer birazcık uzun olacak yürüyüş, zirve yapıp döneceğiz, en fazla 8 saat hesaplıyorum. Hedef minimumla yetinmek. Açlık ve susuzluk limitlerimi denemek için bir fırsat.
Tırmanıştan 4 saat sonra korumama rağmen camelback’in hortumu dondu. Bir bardak termostan sıcak su içiyorum ve iki kayısı yiyorum. Hava saat 5’te aydınlanmaya başladı. Muhteşem bir manzara var. Yanımda yerel rehber David yürüyor. Çantası olmadığı için acıkmış ve susamış olduğunu düşünerek suyumdan bir bardak ve bütün kayısılarımı veriyorum. Onlar susuz ve yiyeceksiz çıkıyorsa bizim de ihtiyacımız olmaz diye düşünüyorum. Meğer başka bir zenci yiyecek çantasını taşıyormuş onlar için, iş işten geçtikten sonra fark ettim. J Gittikçe artan yükseklik ve azalan oksijene rağmen hiçbir yorgunluk hissetmiyorum ve şaşırtıcı derecede normal ve sakin nefes alıp veriyorum. Bu tırmanıştan en az 15 gün önce bir 3-4 binlik tırmanış önerilmişti bize. Nerdeee? En son tırmanışım 3 ay önce Aladağlar Küçük Alaca. Büyük Alaca’dan Kaldı trans için yola çıkıp saatlerce rotayı bulamayıp dolandıktan sonra geri dönmüştük. Eeee, küçük Alaca’da işimiz ne, o da başka bir uzun hikaye. Sonra dizimdeki sorun ve ameliyat nedeniyle bir daha da tırmanamamıştım. Temponun yavaş olması benim için rahat oldu aslında. Hem yavaş yükseldiğimiz için yüksek irtifaya uyum sağladım hem de dizim zorlanmadı.
Sabah 8 gibi 5732 metrede zirve platosunun başlangıcında uzunca verdiğimiz molada Snickers’ımı yedim ve bir bardak daha termostan su içtim. Bundan sonra herkes kendi temposuyla düz olan platoda zirveye doğru ilerliyor. Ben sık sık durup fotoğraf ve film çekip koşarcasına zirveye yaklaşıyorum. İşte meşhur buzullar. O kadar güzeller ki onların kısa bir süre sonra küresel ısınmaya yenilip eriyip yok olacak düşüncesi aklıma gelince gözyaşlarımı tutamıyorum. Nihayet zirve. Herşeye rağmen sonunda başardım. Buraya kadar dizim çok iyi idare etti. Hakuna matata.
1 saat kadar süren zirve seromonisinden sonra dönüş zamanı geliyor. Çekimler nedeniyle sona kaldığımdan öndeki ekibe yetişmek için koşturuyorum. Arkamda son birkaç kişi daha var. Diğer ekibin yanına geldiğimde mola vermeye zamanımız olduğunu öğrenince çantamı açıp su içmek istiyorum. Çantamı emanet ederken David’e istediğin kadar su içebilirsin demiştim. Eyvah termos boşalmış. Camelback’te kalan 1 litre suyu termosa boşaltmaya üşeniyorum, hortum hala don. Neyse idare edeceğiz. Hadii bir limit denemesi daha. Tüm ekip plato sonunda bir araya geldiğinde inişe geçiyoruz. Kısa bir süre sonra dizim zonklamaya başlıyor. Batonlara aşırı yüklenmekten kollarım, gene ameliyatlı sol dizime ağırlık vermemek için çok yüklendiğim sağ dizim de ağrımaya başladı. Bir an önce inmek istiyorum ama tempomuz çok yavaş. Susuzluktan dilim damağım yapışıyor. Karnım çok aç. Neredeyse yolu yarıladığımız bir yerde bir mola daha veriyoruz. Oturduğum an aşırı bir mide bulantısı hissediyorum. Susuzluğa artık dayanamayacağım. Ekip liderinden elektrolit çözeltili bir bardak su istiyorum, içtikten sonra saniyeler içerisinde kendime geliyorum. Bu enerjiyle temposuna göre ikiye ayrılan ekiplerin önde olanına katılıp hızla aşağıya iniyorum. Attığım her adım da dizlerim zonkluyor. Öğlen 3 gibi kampa varıyoruz. Son birkaç yüz metre de dizlerim iyice yavaşlatıyor beni. Nihayet kamp alanındayım. Hemen birşeyler atıştırıp, kana kana su içip bir ağrı kesici alarak kendimi tulumun içine atıyorum. Hesapta 1-2 saat dinlenip 3100 metredeki Mweka kampına ineceğiz. Yorgun olan ekibin oylamayla geceyi 4600’de geçirmesine karar veriliyor. Dizimin acısı devam ettiğinden ben de oylamada burada kalalım diyorum. Akşam yemeğinde deliler gibi yemek yiyip uykuya çekiliyorum.
Dizimde sorun olmasaydı ve yeterince sıvı ve besin alsaydım çok keyifli bir iniş olacaktı. Oysa iniş kabus gibi geçti. Bu da bana bir ders. Olsun limitlerin ötesine geçmek güzeldi; bu da patolojik çelişki.
Sabah ağrısız ve dinlenmiş olarak uyanıyorum.
Kahvaltı ve hazırlıklar bittikten sonra bize eşlik eden 50 kadar taşıyıcımız ‘Kilimanjaro’ şarkısını söyledi. Çoook keyifliydi. Bolca bahşiş verdik.
3100 metrede orman içindeki Mweka kampına ulaşıyoruz. Burada acil durumlarda kullanılmak üzere tek tekerlekli ilginç bir sedye görüyoruz. Arkadaşlar nasıl taşındığını görmek için birer ucuna geçiyorlar. Ben de konu mankeni olarak sedyeye atlıyorum. Ne de olsa tam dağılsaydı dizim beni bununla aşağıya indirmek zorunda kalacaklardı. Çok keyifli birkaç tur atıyoruz, fotoğraflarımız çekiliyor.
Yolda yağmur yağmaya başlıyor, hayır hayır sağnak. Ama sağnak biraz yağar sonra diner; bizim Anadolu havaları mantığıyla yağmurluğumu giymeye tenezzül etmiyorum. Hava sıcak sayılır, ıslansamda üzerim on dakika da kurur. Suya olan merakım birgün başıma iş açacak galiba. Bir saat geçiyor bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek. Ben hala yamurluğumu giymiyorum. Bakalım hangimiz daha inat. Kızım, burası Afrika. Sen de tropikal yağmur ormanında yürüyorsun. Eee, tabii yağmur bir 4-5 saat sürdü. Ama benim inadım kazandı. Hiç bu kadar uzun duşun altında kalmamıştım. Akşam üzeri 4’te nihayet 1800 deki milli park kapısına geldiğimizde açlıktan ölmek üzereydim. Hava açmıştı. Üzerimi değiştirmeden kumanyalara daldım ama bir süre sonra dişlerim takırdamaya başlayınca tamam bu kadar inat yeter, zaten ben kazandım, diyerek üzerime kuru bişeyler geçirdim. Oh, böyle daha rahat.

Arkadaşların çoğu yemekleri bitiremediler. Kalanları köy çocukları için ayırdılar. Ben kendi payıma düşeni silip süpürdüm, et yemeyen arkadaşımın etli börek ve tavuk şişlerine de yumuldum. Allahım bu ne iştah. Nihayet bir faaliyetin daha sonuna geldik. Yarın o hep belgesellerde seyrettiğimiz Tanzanya’nın meşhur milli parklarında jeep safariye çıkacağız. Ben en çok aslanları merak ediyorum, kendi doğal ortamlarında.
Safari ve diğer bölümleri yazmayacağım çünkü yazmakla ifade edilemeyecek muhteşem bir heyecandı benim için. Binlerce vahşi hayvan arasında hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşadım. Bir biyolog ölmeden önce daha ne isteyebilir ki. Bir de birgün ölmeden önce Küba’ya, Ferhan Şensoy’un deyimiyle ‘Hac’a gitmek isterim.
Gezimizin sonrasında Manyara gölü ve Masai köyünde dans bölümleri var. Bunlar için slayt gösterisi daha iyi, yakında web sitemize ekleyeceğim.
Hakuna matata.
Sevgiyle kalın, dostça kalın güzel insanlar.
Özlem Açıkyürek
15.04.07
İstanbul

