By A Web Design

Bisiklet Günlüğü: “Işık Ülkesi Likya” Yollarında

 

Yolculuk başlıyordu….Ve bir adım daha atıp, yavaşça on yedi numaralı koltuğuma oturdum. Gözlerimi kapatıp geriye yaslandım.Hiç bir şey unutmadığıma dair kendimi ikna edercesine çantama koyduğum her bir şeyi tekrar tekrar hatırlıyorum.İlk yardım çantası, ağrı kesiciler, yağmurluk, bisikletimin yedek malzemeleri….

Otobüsün uğultulu titreşiminde pencereden karanlık bir boşluğa bakakalıp çok uzaktaki sesleri duyabiliyordum, yıldızların seslerini bile.!Bir ara tebessümle

-“iyi yolculuklar” diyorum.

Sert ve umursamaz bir ifadeyle sadece “sana da” cevabından sonra

-“yolculuk nereye?”

-Fethiye’ye

-“tatil mi , bisikletinle galiba….?

-“evet ,bisikletimle Fethiye’den Antalya’ya…

ve işte muhabbet başlıyor.Kendisinden bahsediyor, isminin Nazmi olduğunu, Kınık’ta yaşadığını, eski adıyla Xanthos olduğunu özellikle belirtiyor ve eğer yolumun buraya düşmesi halinde bana kendi bahçelerinden domates ikram edeceğini söylüyor, başka hiçbir yerde bulamayacağım domateslerden.

Servis görevlimiz oldukça titiz ve ses tonuyla işinin ehli olduğunu açıkça belli ediyor.

Güneş çoktan doğmuş ,camdan içeri süzülüyor tüm tazeliğiyle.Uyanmak biraz zor oluyor.Fethiye terminalindeyim.Nazmi ağbinin telefon numarasını alarak iyi günler diliyorum.Son kontrolleri yaparak bisikletimi ve kendimi hazırlıyorum.Servis görevlimizde inmiş ve yanıma yaklaşarak “bununla mı gezeceksin” diyor.Ankara üniversitesinde kamu yönetimi öğrencisi ve paraya ihtiyacı olduğunda bunu yapıyormuş.Beni konserlerine davet ediyor, müzikle uğraşıyormuş aynı zamanda. Gezmek için bisikletin çok iyi bir tercih olduğu konusunda hemfikiriz.

Gördüğüm ilk marketten iki büyük su alıp hemen önümdeki minibüs şoförlerinden Kayaköy yolunu soruyorum.Birisi çıkamazsın o yoldan çok fazla rampa var diğeri ise çıkar bu dağ bisikleti, vitesli diyor ve sonunda cevabımı alıyorum; direk gitip itfaiye binasından sonra sola yukarı döneceğim.Artık bisikletimle başbaşayım ve başlıyorum pedallamaya.Geride puslar içindeki Fethiye’yi bırakarak müthiş bir sessizliğin hakim olduğu dik yokuşlarla Kayaköy yolundayım.Huzur verici bir sabah, çam ağaçlarının içinden gelen kuş sesleri tamamlıyor o anı. Başlangıç için oldukça yorucu bir yol, denizden bir anda yükselerek ormanın derinliklerinde kıvrıla kıvrıla Keçiler köyüne ulaşıyor.Altı km tırmanış sürekli.Doğanın bahara hoş geldin demesi gibi bütün köylüler de tatlı bir hazırlık içinde, bahçelerde cümbüş havası ve nefis bir koku hakim.Girişteki Kayaköy sanat kampı levhası dikkatimi çekiyor.İlk durağım yedi km uzaklıktaki Gemiler koyu, bir çırpıda tablo misali duran benzersiz manzarasını karşımda buluyorum ve kısa seyrinin ardından dönüş yolunda sola döndükten sonra beni üç km içerdeki Afkula manastırına çıkaracak boyalı taslara bakarak yol alıyorum.Toprak yol gittikçe daralıyor ve sonunda sık orman dokusu içinde patikaya dönüşüyor.Bisikletimi bırakıp çam ağaçlarının içinden zirveye doğru hızlıca yürümeye başlıyorum.Galiba bir an önce zirveye çıkmak ve nasıl bir manzarayla karışılacağım merakımı gidermek istiyordum.Yükseldikçe rüzgarın fısıltısını daha net duyabiliyordum.Evet geri döndüm manastırı göremeden. Yeniden Kayaköy’ün içerisindeyim Asla birbirinin manzarasına ve güneşine engel olmayan tarihsel yapıtlarının arasından geçerek Hisarönü yoluna doğru pedallıyorum.Zorlu bir altı km daha.Sincaplar eşlik ediyor bazen.

Hisarönü de sezona hazırlanıyor şu an oldukça sessiz ve yalnız.Ve işte Ölüdeniz’e inen hız limitlerini aştığım zevkli bir iniş ama farkındayım bu inişin zorlu bir çıkışı beni bekliyor olacak.Sahil biraz dalgalı ve güneşlenen tek dük insanlar.Hemen zaman kaybetmeden, önce kelebekler vadisi sonrada kabak koyu için Babadağ’ın eteklerinde kıvrıla kıvrıla kaplumbağa misali usul usul sindirerek yol alıyorum.Yorgunluğumun hat safhada olduğunu hissettiğim mola anlarında Akdeniz’in eşsiz pırlantası ormanına yaslanarak derin mavisini seyrediyorum.Kirme Faralya yol ayrımında biten zorlu bir sekiz km lik yol sonrası kelebekler vadisinin üzerinde Faralya’dayım.Tuhaf kimsecikler gözükmüyor ortada oysaki Likya yolunu yürüyen insanları görmeyi ümit ediyordum neyse kabak yolundayım.Mucizevi bir rastlantı sonucu ortaya çıkan iki mükemmel koy; Kelebekler vadisi ve Kabak koyu.Babadağ’ın eteklerindeki cennet köşesi.“Tanrının Dünyaya Bağışladığı Cennet”.Çam ormanlarının dik yamaçlarındaki dağ keçileri ,çeşit çeşit bitki türleri, kelebekleri …

Ne bir araba gürültüsü, ne bir çalan telefon nede kasvetli Ankara günleri. Yolun sonundayım arı kovanlarının olduğu yerde.Girişte oturmuş birkaç köylü yolun bittiğini daha fazla ileri gidemeyeceğimi söylüyor sadece bir patika varmış.Muhtarla konuşuyorum.Ben ona bir insanın neden bisikletle böyle bir geziye çıktığını anlatıyorum oda bana yola nasıl devam edeceğim konusunda fikirler sunuyor. Girişteki köy çeşmesinin ve kabak koyuna inen yerin başlangıcındaki evdeyim.Nazmiye teyzeyle muhabbet ediyoruz, burada kalabileceğimi söylüyor.Bir misafiri daha var ,yan masada Akdeniz’i seyrediyor. 65 yaslarında, uzun boylu, oldukça bitkin gözüken ve tek basına Likya yolunda olan bir Norveçli.Nazmiye teyze bizim gibi doğa severlere evini açmış.Eşi 7 ay önce by-pass ameliyatı olmuş , benim doktor olup olmadığımı soruyor ve hala devam eden ağrılarından şikayetçi.Bu gece buradayım…yürümeyi seven biri Norveçli, farklı bölgelerde de yürümüş , beraber aksam yemeğini yiyoruz.Uzun uzun muhabbet ediyoruz ,kendisinden ,ülkesinden, ülkesinin ekonomisinden, ordusundan sanki uzun süre konuşmayan iki kişi gibiydikJTürkiye’yi ilk kefir ve yoğurduyla tanımış ve ülkesinde çok popüler olduğunu hatırlatıyor.Rotası ve yürüdüğüm bazı etaplar hakkında bilgiler veriyorum ve titizlikle notlar alıyor.Dün telefonunu ve gps ini suya düşürmüş, eşinin kendisini çok merak edeceğinden endişeli,en yakın Kaş’ta baktırabileceğini söylüyorum.Terasa çıkıp günesin batısını izliyoruz.Güneş ufukta kızıllığıyla tüm tonlarını akdenizin dingin yüzeyine keyifli bir seyir için ömertce yansıtıyor.

"Red sky in the morning, sailors take warning. Red sky at night, sailors delight."

Babasının sürekli söylediği bir sözmüş,oldukça beğendim.Yatmadan önce her zaman okuduğunu ve yazdığını söyleyerek odalarımıza çekiliyoruz.Sabah kahvaltısını 0730 olarak karar verdik.

Bugün 55 km yaparak bisikletimin selesinde 5 saat 44 dk geçirdimJ

Güne bütün enerjimle merhaba diyorum.Yeni bir gün yine onlarca km karsımda.Eşyalarımı hazırlayıp aşağıya iniyorum.Norveçli çoktan hazır, beraber kahvaltı yapıyoruz.Bugün oldukça sıcak olacak.Birkaç fotoğraf çekinip Yeniden Yollardayım.. Geldiğim yönde biraz yol alıp Kirme köyüne doğru çıkıyorum.Pırıl pırıl bir gökyüzünde keçi sürülerinin ve küçük çobanların arasından merhaba diyerek Kirmeye doğru pedallıyorum.Biraz soluklanmak için durduğumda yüzlerindeki o müthiş yaşama sevincini hissedebildiğim üç kişiyle karsılaşıyorum.Onlarda hemen önce karsılaştığım utangaç çoban çocukla aynı şeyleri söylüyor;yeni bir yolun yapıldığını fakat şu an yolun bittiğini.Acayip zevkli bir üslupları var.Ne büyük bir şans ,bana yardım edebileceklerini söylüyorlar yani patikadan dağı asarak Karaağaca çıkabilecektim fakat biraz işleri varmış, aşağıdaki bir otel için dağ keçilerini yakalamak.Ünal abi benim üç saat beklememi istiyor ve bu süreç içinde de çadırımı kurup güzel bir uyku ile göklerle dost olan babadağını her şeyi ile yoğun yoğun yaşayabileceğimi söylüyor,bunun imkansız olduğunu söyleyince köyün imamını arayarak durumu anlatıyor, yardım için, fakat olumsuz cevap, daha fazla ısrarlarıma dayanamayıp sonradan motosikletiyle bize katılan Çoksun abi de ekibe dahil olarak patika yolunda üç kişi olmak üzere karara varıyoruz.Kardeş olan Ünal ve Çoşkun abi ve birde ben.Patikanın başlangıcına onlar benim eşyalarımı alarak motosikletle bende bisikletle varıyorum.İşte macera başlıyor.

Maceracı ruhlu iki mükemmel insanla babadağın eteklerinde asla unutamayacağım olağanüstü dostluklarıyla akdenizin sık dokulu ormanı içinden yukarılara durmaksızın yürüyorduk.Coşkun abi tecavüzcü coşkundan unutmazsın beni diyor.Ünal ağbinin askerlik anıları hiç bitmedi yol boyunca…Coşkun abi geçen sene kelebekler vadisinde 75 m de mahsur kalan İngiliz dağcıyı nasıl kurtardığını büyük bir kahramanlıkla anlatıyor.Hatıra fotoğrafı çektiriyoruz durmadan ,yaşlandığımızda anlatacak resmini gösterebileceğimiz farklı bir anı olur diyor Coşkun abi ve adreslerini alıyorum.Ünal abi Eskişehir hava hastanesinde askerlik yapmış ve oldukça başarılı bir askermiş.Zirvedeki soğuk su kaynağından kana kana su içtikten sonra artık yalnız devam edebileceğim ilk yerde vedalaşıyoruz.Arkalarından bakarken hızla gözden kayboluyorlar O kadar mükemmel insanları tanımak benim için büyük bir şanstı.Saat 11:50 ve zirvede biraz dinleniyorum, gökyüzüne bakarak uzanıyorum sonsuz boşluğuna akdenizin.Gerçekten Akdeniz yorgunluk alıyor.Bedenimi kuş seslerinin ve keçi çanlarının yankılandığı çam ağaçlarının arasında buluveriyorum.Bir rüyadayım ve burası da cennet köşesinden bir yer olmalı.Zirveden manzaranın tadını alarak, bakir koyları, nadide bitkileri seyrederek aşağıya iniyorum.Motosikleti ile aşağıya inen birisi selam veriyor ve beraber yol alırken konuşuyoruz.İngiltereli fakat Fethiye’ye yerleşmiş bir biyolog. Bazı bitki türlerinin ve çiçek fotoğrafları çekmek için buradaymış.Türk olduğuma inanamadı , bir Türk için bisikletle gezmek oldukça sıra dışı diyor.

Alınca’nın köy evleri karşımda tarif edilmesi oldukça zor manzarasıyla yedi burunlar ve bükceğiz kumsalı…!Boğaziçi köyündeyim, inişten oldukça zevk alıyorum.Köy kahvesindekiler “gel dinlen biraz yorulmuşsun, nerden böyle,gençlik ateşi” diyerek beni davet ediyorlar.Xanthos yolundayım.Yol kenarındaki köftecide biraz dinlenip samimi bir muhabbet başlıyor,köftesi oldukça lezzetli, bana yokuşsuz Xanthos yolunu tarif ediyor.“Neden yalnızsın” sorusuna “eğer yalnız olmasaydım seninle bu denli yakınlık kuramazdım” dememle bana hak veriyor. Xanthos likyanın büyük kentlerinden biri.Kısa bir gezintiden sonra planladığım gibi Pataraya doğru pedallamaya devam ediyorum.“Hello” diyen çocuklar, benimle İngilizce konuşmaya başlayanlar çoğunlukta , yurdum insanıyım diyorum bende Önce Patara antik kentin üç kemerli sahil kapısından geçerek bütün güzelliklerine merhaba diyorum.Tesadüfe bak dün Kabakta Nazmiye teyzenin elmalı çayını yudumlarken muhabbet ettiğim İngiliz aileyle karsılaşıyorum, beni görünce şok oluyorlar ve nasıl bu kadar hızlısın diye soruyorlar hayretler içinde. Kirme’den sonra dağı köylülerin yardımıyla yürüyerek aştığımı anlatıyorum. Arabalarının bagajındaki yamaç paraşütü her an hazır uçmaya, yeni öğrenmiş ve dün ölüdenizde bir uçuş yapmış.Pataranın emsalsiz kumsalı insanlar ve carette caretta lar arasında paylaştırılmış. Medusa kamping Pamir beyin Ankara’da siyaset okumasına rağmen olmak istediği yermiş.Malatyalı ve benimde Malatya’da görev yaptığımı öğrenince daha fazla ilgi gösteriyor.Pamir bey kum tepelerinde güneşin batısının izlemenin harika olduğunu söylüyor.Gençliğinde sabahın erken saatlerine kadar barda içtiklerini ve çıkışta güneşin doğusunu izlermiş.

Ah! Şu Fransızlar…!Güneşin batısını izlemeye kamptaki karavanı ile altı aydır seyahat eden Fransız gazeteciyle gidiyoruz.Son anda yetişiyoruz ,kumsal oldukça rüzgarlı oysaki yeni duş almıştım,kum içindeyim, birkaç fotoğraftan sonra derin bir muhabbet içinde dönüş yolundayız.Ah şu Fransızlar!Muhabbet o denli derinleşmişti ki bizim Fransız beni oldukça sinirlendirecek şekilde saçmalamaya başlamıştı.

Çadırıma girmeden önce gökyüzünü izliyorum yıldızlar oldukça parlak, hava ise biraz serin.

Sabahın ilk ışıkları ile yollara düşüyorum yeniden.Kendine özgü sessizliği ve turistik dokusu olan Kalkandayım.Caddeleri yokuşlu ve dar ama bir o kadar da coşkulu.Kaş yolunda giderken yol kenarındaki “Kaputaş mevkisinde yol açmaları sırasında bu yerde ölen işçilerimizin isimleri” adlı yazı ilgimi çekiyor, arkasından mavi mağara.Molalarım yalnız bir ağacın gölgesinde piknik havasında geçiyor.Denizle koyun koyuna olan bol virajlı yollarında döne döne Kaşa varıyorum.Kaş fazlasıyla kalabalık sanki bir telaş içinde herkes, tekneler karaya alınmış son hazırlıları yapılıyor.Zaman kaybetmeden 10 km lik oldukça zorlu yokuşunu tırmanmaya başlıyorum.Mis kokulu çam ormanlarının arasından geçerek denizden bir anda oldukça yükseliyorum.Mavi ve yeşilin müthiş uyumu ve hemen ilerisindeki Yunanistan’ın Meis adasını izlemek sonsuzluğa taşıyor insanı.Ağullu da son bulan tırmanış sonrası üçağız var rotamda, yollar sessiz ve yalnızlığımla devam ediyorumpedallamaya.Çevreli köyünü geçtikten sonra taş evleri,ağaç evleri ve pansiyonlarıyla hoşgeldin diyor üçağız.Zeytin ağaçları ile çevrili küçük bir köy.Likya lahitleri hala ilk günkü tazeliğini korumuşlar.Kekova ve etrafındaki minik adacıklarla apayrı bir havası var.Likya yolunun hemen önünden geçtiği oldukça lüks diyebileceğim bir pansiyondayım.Duşumu alıp derin bir nefes almak için hemen dışarı attım kendimi, yan odanın önünde de birisi manzarayı seyrediyor.Acayip neşe dolu bir Alman Hans Pete.O da tek başına Likya yollarında.

Durmaksızın devam eden muhabbetler ve aksam yemeği sonrası odalarımız önünde yine Likya yolunda olan ve masalarında Türkiye, Türkçe ile ilgili sayfaları olan İsrailli bir çiftle karşılaşıyoruz.Gecenin ilerleyen saatlerine kadar Hans,Itzik ,eşi Lilach ve ben oldukça samimi, sıcak muhabbetlere yelken acıyoruz.Lilach bundan 30 yıl önce eşiyle güney amerikayı sırt çantalarıyla nasıl gezdiğini anlatıyor.Hans Alanya’ya yerleşmiş milli bir sporcu.Gençliğindeki ödüller aldığı triatlon yarışlarından bahsediyor ve bana eylül ayında Alanya’dan Kapadokya’ya bisiklet ile beraber gitme teklifinde bulunuyor.Doğa sporlarının, gitmek eyleminin insan hayatındaki öneminden bahsediyoruz…Uyumak gerek ama.

Sabaha karsı üşüdüğümü hissediyorum ve biraz erken kalkıyorum.Su oldukça gönülsüz akıyor , wc keyfi.Hans dışarıda tum neşesiyle kahvaltısını hazırlıyor zaman kaybetmeden bende katılıyorum.Anlaşılması oldukça zor ingilizcesiyle durmadan bir şeyler anlatıyor bana da triatlon taktiklerini vermeyi ihmal etmiyor.Yolculuk vakti.Itzik de fotoğraf makinesini alıp bize güle güle demek istediğini söylüyor.İlk defa Hans’ın batonlarını görmüş ve ne kadar faydalı olduğunu anlatınca batonun markasını yazıyor bir kağıda.

 

Yeniden yollardayım.Her sabah kalktığımda onlarca kmler, Akdeniz’in bakir koyları ve yeni hayatlar beni bekliyor oluyor.

Hafif bir bahar rüzgarına karşı pedallıyorum.Oldukça fazla sayıda keçi sürüleri var yol boyunca.Sağ tarafımdaki Akdeniz’in eşsiz manzarasıyla yol alıyorum, bazen yol kenarındaki Likya lahitleri harabeleri dikkatimi çekiyor.Demredeyim; yirmi iki km olmuş, sakin bir cumartesi sabahı.İlk gördüğüm eczaneden unuttuğum önemli şeyi dudak kremi alıyorum.Noel Baba adıyla bilinen denizcilerin ve çocukların koruyucusu Aziz Nikolas ‘ın antik adıyla “Myra” yeni adıyla Kale’de piskoposluk yaptığı, yasadığı biliniyor.4yy da yapıldığı sanılan Aziz Nikolas Kilisesinin müze haline getirilen kalıntıları hala ayakta.

Sahil yolundan Finike’ye doğru yol üzerindeki birbirinden güzel koylarla, antik harabelerle ve tanıştığım bir çok güzelliklerle beraber pedallıyorum.Oldukça düz sayılabilecek bir yolda torosların akdenize açılan eteklerinde ilerliyorum.Yol kenarındaki köfte ekmek ve ayran oldukça lezzetli.Her zamanki gibi yol hakkında bilgi alıyorum çavuşköylü köfteci gençten.Finike uzun ve dalgalı bir sahili olan şirin bir tatil yeri.Uzunca kumsalını geride bırakarak geceleyeceğim yere Olympos’a gitmek için Mavikent’e dönüyorum.Oldukça zevk alıyorum bu yoldan.Sevdiğim şarkıların nameleri kulağımda “Akdeniz aksamları,Enjoy the silence,Dream, Wings Of A Butterfly ….”

Bir ara mahallenin çocuklarıyla pedallıyorum.Mavikent ismine yakışır şekilde henüz turizm sektörünün uğramadığı uzun dalgalı sahili,nefis plajları olan bir yer.Tahtadan yapılmış iskeleler üzerindeki bungalovlar görmeye değer.Çam ağaçlarının arasındaki nefis koylar çevre halkının aileleriyle hafta sonları geldiği piknik yerleri olmuş.Karaöz’ün girişinden Adrasan yoluna dönüyorum.On km oldukça zor bir tırmanış daha ve tükenmek üzere olan enerjim.Buralara yeniden bisikletimle gelmek harika bir şey ve büyük bir şans.Teke yarımadasının en güneyindeki aşık olduğum manzarasıyla Gelidonya Feneri beni bekliyor biliyorum ama bu gece olympos da olmalıyım.Büyük bir gürültüyle uğuldayan korkutucu rüzgarı, yıldızları, fener lambası ve büyülü atmosferi ile gelidonya fenerinin karşı konulmaz arzusuyla karşı karşıyayım.Benim için apayrı bir yeri var burasının.Masal dünyam,sulu ada, şeytan adası, hayallerim ve yalnız çardak hepsi burada….!

Adrasan yolunda kartpostalları süsleyecek essiz manzaranın sonsuzluğunda kayboluyorum.Bir ara işte burası olsa gerek hayallerimdeki alıp başımı gideceğim yer diyorum.Acele etmeliyim güneş batmak üzere.Fotoğraf molalarıyla biraz geciktiğim Olymposdayım.Kalabalık .Hareketli geçmişine inat tahtalı dağının eteğinde huzur içinde uyuyor Olympos.Portakal ağaçlarının kokusunu keşfediyorum ilk kez.

8 saat 47 dk 54 sn bisiklet üzerinde geçirerek 115,64 km yaptım bugün.Oldukça yorgunum ve sağ dizimdeki ağrı rahatsız etmeye başladı.

Müthiş bir sabah daha, yokuşlarla başlıyorum güne ama o denli muhteşem güzelliklerin arasından ilerliyordum ki yorgunluğum,sağ dizimin ağrısı ve geride bıraktığım Ankara günlerim hiçbir şey ifade etmiyordu şu an.Portakal suyu içmek için durduğumda Nur Ali amca ile muhabbet ediyoruz.Burada insanın asla yaşlanmayacağından, oğluna o kadar söylemesine rağmen orduda asteğmen olarak kalmadığından bahsediyor ve bana nasihatler veriyor oku ,gez, gör diyor…

Antalya yoluna çıkana kadar her şey mükemmeldi.Gerçekten tarifi zor ender bitki örtüsü,sessizlik ve huzur içinde pedalladım Elbette Ulupınara kadar gelip de balık yememek olmaz.

Tahtalı dağı yine beni yoldan çıkarıyor.Evet bir dağın zirvelerine doğru pedallamaya başladım rotamda beycik köyü var.Daha öncede bir sürü köpek saldırmıştı fakat köyün girişindeki o iki canavar Sivas kangalı beni fazlasıyla korkuttu.Beycikdeyim ….

Galiba bu gece Kemerden Ankara yolcusu olacağım yani son demlerindeyim bu beş günlük rüyanın ,Likya yolunun.Olympos dan beri beni yakalamakla meşgul olan yağmur Kemer yakınlarında ıslatmaya başlamıştı fakat o kadar güzel yağıyordu ki yağmurluğumu giymek yerine ıslanmayı tercih ettim.Daha fazla uzatmadan yani sudan çıkmış balığa dönmek üzereyken sığınacak bir yer buluyorum. Kemer den 2230 da Ankara’ya bir otobüs bileti bulabildim ve şu an meydandaki bir kafede otobüsümün kalkış saatini beklerken çiseleyen bir bahar yağmurunun altında yazıyorum . Likya topraklarında beş günde toplam 390km ve 30 saat den fazla sele üzerinde geçen bir süreç içinde durmadan pedalladım,yeni hayatlar, yeni yerler keşfettim ve öğrendim ki keşfettikçe keşfedeceklerim çoğalıyor ,sınırlarım kabuğuna sığmıyor….

Gitmeli!!

“Bir şey saklı.Git ve bul onu.Git ve uzaklarda ara onu.Uzaklarda kaybolmuş bir şey.Kaybolmuş ve seni bekliyor.Git!” (Joseph Rudyard Kipling)

ÜMİT SEVEN

Powered by Bullraider.com
3127 kayıtlı kullanıcı ile, yüzlerce sayfa içerik sizi bekliyor. Hemen kayıt olun.!  KAYIT OL