By A Web Design

Tunç Fındık’ın Hüseyingazi hakkında bir yazısı

 

Hüseyingazi'ye ilk kez gittiğim sonbahar gününü hatırlıyorum; sapsarı bozkırın ortasındaki bu berbat, kurak, kötü renkli kayalıklarda ne işimiz vardı ve bir insan burada tırmanmaktan nasıl bir zevk
alabilirdi diye düşünmüştüm. Oysa bir de şimdi bak! Yıllar önce hor gördüğün, huzurundan kovduğun o genç, gururlu Hüseyin karşına miks tırmanışın ve kış boulder’ının kralı olarak geldi.. mi?? Şaka bir
yana, Ankara’da evde boş oturulan zamanlarda, dağ dönüşlerindeki günlerde, hava berbat olduğunda yapay duvar dışında bir doğa parçasına, üstelik rotalar olan bir doğa parçasına gitmek isteyen
Ankaralı tırmanıcı için Hüseyingazi kayalıkları önem taşıyor. Bodur mu, evet; çürük mü, bazen; sıkıcı mı, asla! Burası şehirden yarım saatte ulaşabileceğimiz, eldeki tek doğal tırmanış kaynağımız vee…
kışın süper  zevkli, her derecede miks tırmanış ve drytooling yapılabiliyor!
 
Bildiğiniz üzere Ankara kışın oldukça soğuk, karlı bir memlekettir ve kışı pek sevmeyen, kayaların soğumasından asla haz etmeyen bir kısım spor tırmanış ahalisi için, Hüseyingazi kayalıkları kışın (en
azından, kasımdan nisan sonuna kadar olan dönemde) yok sayılır; outdoor’dan yapaya hicret edilir. Ama kayanın üzerinde buz ve toz kar varken, hava ayaza çalmış sıfırın altında seyrederken, sert bir
bozkır rüzgarı içe işlerken, yerde diz boyu kar varken de kayaların ekmeğini yiyen bazı tırmanıcılar (ki bunların da bir kısmı yine spor tırmanıcıdır) bulunmaktadır. Işte bu onların hikayesidir (pek dramatik oldu be)!!! Mesela olay nasıl gelişiyor; şehirde iğrenç ayaz bir hava, soğuk, tipi var değil mi, millet sıcak evime kapağı atayım, çayımı içeyim diye anırırken bu sefil tırmanıcılar ‘abi hava süper, hüsgazide şimdi buz bile vardır, yarın miks takılalım mi? Kahveyi sen getir, ipi ben getireyim’ diye plan yapmaya başlıyorlar.. 
 
Bu yazıda, hem Allah’ın unuttuğu Hüseyingazi kayalıklarında bizim kışın keyifle yaptıklarımızı, hem de kışın kaya tırmanmanın (ve / veya drytooling yapmanın) bazı detaylarını anlatmaya çalışacağım..
Niye elverişsiz koşullarda, açık doğa ortamında kaya tırmanmaya gidilir ki? Bu işi yazın ılık havada, ince giysiler ve uygun ayakkabılarla yapmak caiz değil midir? Bir dağcı veya spor tırmanıcı kışın Ankara’ya kısılıp kalmışsa yapacağı işler bellidir: ya bizim oğlanın evdeki boulder duvarına gider ya da Hacettepe’nin yapay duvarına  (ortak’ın duvarı açılsa ona da gider!).. veya senin benim  fingerbordda, amca oğlunun kampüsbordunda kol – parmak kopartılacaktır. Peki ya uzun, kaya tırmanışı içeren, kazma ve kramponla tırmanış yapmayı gerektiren miks  rotalara hazırlık yapacaksan veya kışın gerçek kaya tırmanış antrenmanı yapmak arzusuyla yanıp tutuşuyorsan (vay be!), hatta en basitinden doğada tırmanarak bir gün geçirmek istediysen? Işte o zaman hedef Hüseyingazi; ayağına sert tabanlı deri tırmanış botlarını giy ve buz aletlerini, kramponlarını yanına almayı unutma, geleneksel tırmanış malzemelerini de.. Hele ki senin kafanda (işsiz, hayta, umarsız ve atletik!) adamlar varsa beraber gideceğin, senden iyisi yok.. Bir
termos sütlü ve şekerli kahve de işin tuzu biberi olur!
 
Kışın kaya tırmanmak ve ayrıca, soğukta tırmanış yapmak son derece keyifli bir şeydir bence. Evet, tabii ki  normal koşullarda yapılan tırmanıştan daha zordur ama kendine has güzellikleri, bazı özel trikleri vardır (kışın dağlarda tırmanan birçok tırmanıcının bildiği üzere). Her şeyden önce, soğuktan etkilenmenizi önleyecek uygun giyim malzemeleri önemlidir. Üzerinize sıkmadan, kat yapmadan ve aşırı kalın olmadan oturan powerstretch tayt ve ince polartec gömlek türünde  esnek ve tabakalı giyilmiş birçok kat  ince, sentetik giysiler; bere ve boğazlık, parmaksız eldivenler ve aşırı sıkmayan kaya ayakkabıları kullanmak doğru olur. Yanınızda kalın bir kaz tüyü veya elyaf vb. dolgulu ceket taşımak önemlidir; kayaya girmeden önce veya kayadan inince derhal üzerinize çekip kasları sıcak tutmakta vehareketsiz durup  çok üşüyen emniyetçiyi ısıtmak için..  
 
Ayrıca yanınızda bol sıcak sıvı (kahve- çay!) bulundurmak ve bunlardan bolca emzirmek tanrı buyruğu gibi bir şeydir. Bu hem beraber gittiğiniz kişilerle ‘abi iyi ki gelmişiz, bak süper kahve içiyoz!’ gibi aptal ve neşeli geyikler yapmanıza neden olur, hem de sizi bir güzel ısıtıp, içerdiği kafeinle taşikardi yaratarak, yaklaşan
dehşetli ve kaygan rotalara hazırlar! Kışın sıfır derece altındaki ısılarda, sportif rotalarda kaya
tırmanırken, tırmanış öncesi uzun uzun ve acele etmeden esneyip ısının.. Özellikle el parmakları soğukta sakatlanmaya çok müsaittir (sanki sıcakta sakatlanmaya müsait  değil!), bunun için bilek ve parmaklara özel ilgi gösterin, hatta hepsini bantlayın. Ellerinizi sağa sola vurmamaya, kör hamlelerle savurmamaya bakın; zira havanın ve kayanın soğuğu nedeniyle hissiyatı kaybedeceğiniz için, anlamadan ellerinizi  yaralamanız olasıdır (özellikle de çatlak tırmanışlarında). Basit, pozitif eğimli rotalardan başlayın tırmanmaya ve iyice kendinize gelip ısınınca parmaklara aşırı güç binen, krimp tarzı hamleler gerektiren daha zor rotalara geçin. Isındıkça üzerinizdeki fazla, kalın giysileri çıkartın ve en sonunda  gayet ince giysilerle devam edin. Parmaksız eldivenler ve bere, esasında bildiğiniz gibi berduş Ingiliz- Amerikan boulderci (hani CD’lerini seyrediyorsunuz ya!) tarzıdır ama burada, kozmetik ve tribin ötesinde ısıtmada da yararlı olduklarını göreceksiniz. Boulder yapmak dışındaki tırmanışlarda kask takmayı ihmal etmeyin. 
 
Soğukta  tırmanırken ayaklar en çok zararı görür, özellikle de yalıtımsız, zar gibi ince kaya ayakkabıları kullanıyorsanız böyle olması neredeyse kesindir. Parmakları donar gibi olup hissizleşen, dolaşımı kesilip frozbite yaklaşan ayakları açmak ve tekrar ısıtmak için bolca uğraşmanız gerekir (bu arada, kaya ayakkabısını çorapsız giyenlere de bi fatiha okuyup geçin). Yalıtımlı, kışlık  bir kaya  tırmanış ayakkabınız varsa en kral sizsiniz çünkü sıfıra yakın ısılarda kaya tırmanış ayakkabılarının lastiği çok iyi tuttuğu bir
gerçektir. Veya.. kalın, sert tabanlı dağ botlarınızı kullanacaksınız! 
 
Dağ botlarıyla tırmanış dağcının normalde yaptığı bir şeydir; kışın kayalarda ince buz ve toz kar, ıslaklık varken geçerli tek yöntem budur denilebilir. Sert tabanlı botların bilinen iyi özellikleri  küçük köşe ve kenarlara iyi tutunma, kalf kaslarını çok yormama, ayağı sıcak tutma olarak tanımlanabilir. Kötü yanları ise, sürtünme (yüzey)  tırmanışı yapmanın ve zemini (dik - negatif kayayı) hissetmenin zorluğudur.. Ama alışınca, bu tür sert ayakkabılar belli zorluk derecelerine kadar hiç fena değildirler. Mesela, geçenlerde 
bizim Selo’ya sert, kaliteli bir ayakkabı giydirip dik, küçük tutamaklı bazı rotalara girmesini sağladık; ‘vay be, bunlar ne kadar güzelmiş!’  bile dedi. Sana sadece spor  tırmanıcı diyenler utansın Selo! Geyik bir yana, dik bir rotayı ağır, sert tabanlı deri dağ botlarıyla, hatta hantal plastik, mesli botlarla çıkmak bence önemli bir şey; çok iyi bildiğiniz veya size sıkıcı, kolay gelen, ortalama zorluk derecesinde bir rota bile soğuk bir kış gününde ve ayakta ağır botlarla size farklı tatlar yaşatacaktır. Bu tatlar güvensizlikten
dehşete veya kanırmaya kadar değişik boyutlarda olabilir!! (şaka valla şaka). Sürtünme tırmanışını unut, sadece set ve köşeleri basamak olarak kullanabilirsin, kollarına aşırı yük binecek, güçlü ve dayanıklı olan kazanır! Aslında bunu yapay duvarda sadece rölyefin basamak olarak kullanılabildiği (basamak yok), ellerin ise tutamaklarda serbest olduğu zorca rotaları tırmanmaya bir nebze olsun benzetebiliriz. Alışkanlık  ve güven meselesi..
Gelelim drytooling’e. Seçin en kolay, çatlaklı rotayı ve ayakta kramponlar, elde buz aleti varken lider girin. Ne kadar güvensiz ve kaya tırmanışından bir dünya farklı bir his yaşayacağınızı burada ben anlatmayayım. Drytooling, kayada buzlanma veya toz kar varsa veya buz ile kaya bölümleri arası kramponu çıkaramayacağınız kadar kısaysa, kaya etabını krampon ve kazmayla tırmanmaktır; bu tür şartlarla kışın ve geçiş mevsimlerinde büyük dağ rotalarında daima karşılaşabilirsiniz. Sadece dağa hazırlık veya antrenman için değil, sırf zevk, değişiklik ve teknik kapmak için bile drytooling yapabilir
bir tırmanıcı. Miks tırmanışın önemli bir parçası olan bu teknikte buz aletleri ve kramponlar  kayadaki her tür zayıflıkta etkin olarak kullanılmaktadır. Ne var ki, drytrooling son derece riskli bir tırmanış tarzıdır; el ve ayaklarınızdaki keskin, delici gereçler ile lider düşüş yapmanız halinde kevgire döneceğiniz gerçeğinin bilinci pek hoş değildir. Amacım burada drytooling veya miks tırmanış tekniklerini  anlatmak değil (bunun için çok yakında çıkacak olan ‘kış tırmanış teknikleri’ adlı kitabımı bekleyiniz, taklitlerinden kaçınınız!); ama Hüseyingazide en sık yaptığımız kış aktivitelerinden biri budur. Havanın buz gibi soğuk olması drytooling için süperdir; soğuk havada kayayı elle tutmak yerine buz aletini ufak setlere takarak veya çatlaklarda yan kanırtarak tırmanmaya meyil edeceksiniz çünkü. Yaptıkça  olaya ısınılan, ısındıkça da sevilen ve zevk alınan hassas bir tırmanış türüdür bu. 
Drytooling yapmak için bunu gerçekten istemek ve heves etmek gerekli bence. Drytooling yapmaya yeni başlayanlar için, bunu daha ılık havalarda, güvenli, boltlu rotalarda ve yerden çok yükselmeden boulder yaparken denemek, daha sonra dik, geleneksel  veya boltlu rotalara geçmek doğru olacaktır. Bu tür bir aktivite için yüzey rotaları yerine  çatlak rotalarını tercih etmek akıllıca olur; zira buz aleti ve kramponlar en iyi şekilde bu tür çatlaklı rotalarda kullanılabilirler. Mesela Hüseyingazi’deki Peksimet kayalıklarında
bulunan ‘çatlak’ veya ‘kıçkıran’ rotaları bunun için çok idealdir. Ne olduğunu anlamak ve hata yaparsanız yaşamaya güzelce devam etmek için, mutlaka üstten emniyetle miks çalışmaya başlayarak olayı
öğrenin.
Drytooling boulder yapmak için de bizim ortamda baya güzel yerler var (hatta bazen buz bile oluyor üzerinde). Yerden çok yükselmeden, onlarca metre buz aleti ve krampon takarak, kanırtarak yan
geçebiliyorsunuz. Böylece kendinizin ve aletlerinizin sınırlarını ve kısıtlamalarını deneyip anlarken, hem evde toz tutan süper buz aletleri biraz olsun eskiyor hem de kramponun anası  ciddi şekilde ağladığı için yenisini almaya mazeret çıkıyor!!
Bu noktada üstünde durulması gereken ciddi bir detay var. Sık tırmanılan popüler kaya rotalarında miks tırmanmak ve drytooling yapmak kayayı zedeleyecek, kıracak ve çizecektir. O yüzden (yerel
tırmanıcılar ve rota yapıcılarla papaz olmak istemeyeceğinize göre) popüler rotalarda drytooling yapmayın veya yaparsanız da kayayı kırıp dökmemeye, görselliğini bozmamaya gayret edin. Mesela, tutup da
Geyikbayırı veya Anavarza’nın muhteşem kayalarında drytooling yapacam demeyin!
 
Ayaz soğukta başlayan Hüseyingazi gününün ilerleyen saatlerinde, Ankara’nın kuru ayazı sıcak güneşle kırılıp hava ısısı sıfırın üzerine tırmanırsa, çantadan kaya ayakkabılarını çıkarıp güneye bakan yüzlerde harbi boulder yapma zamanı gelir. Yok eğer sıkı bi tipi başlamış ve sis basmış, soğuk içinize işliyor, çeneniz donuyor ve tırmanış ateşi bile artık sizi ısıtamıyorsa, ‘ulan biz bu dağ başında ne halt ediyoruz, bir an önce yapay duvara gidip adam gibi antrenman yapalım’ şeklinde düşünceler mütemadiyen zihninizi meşgul ediyorsa, mahalleye kısa bir yürüyüşün ardından 327 numaralı belediye otobüsü ve  şehirde bir yerlerde ılık, güzel bir kafe sizi beklemektedir..
Aman ayaz hevesinizi kırmasın; bir daha gelin! Stein puller’li, krampon basmalı ve mümkünse donmuş buz şelalesine alet sallamalı günler dileklerimle..
 
 
Yayına Hazırlayan : Onur Acar

Add a comment (0)

SÖYLEŞİ

 

- Doğa sporlarına olan ilginizin izcilikle başladığını okumuştum. Dağcılığa ne zaman başladınız? Dağcılık geçmişinizi biraz anlatabilir misiniz. 
Geçmişte kampçılık, izcilik, doğa yürüyüşü gibi şeyler vardı zaten ama Bilkent Üniversitesi’ne girdiğimde doğa sporlarıyla daha iyi tanıştım. Mağaracılık, dağcılık ve yürüyüş; bunların hepsini orada daha detaylı gördüm ve hangisini seçeceğime orada karar verdim ve bu da dağcılık oldu. Yani 1990 – 1991 yıllarına denk geliyor. Dolayısıyla üniversiteye girince dağcılığa başladım diyebilirim. 



- DOST (Bilkent Üniversitesi Doğa Sporları Topluluğu) ile bağlantınız tamamen koptu mu? 
Yok hayır. DOST’a zaman zaman gidiyorum hala. Ders anlatıyorum, dia gösterisi yapıyorum, diğer etkinliklerine katılıyorum. Aslında Bilkent Üniversitesin’de yaşadığım için onlara da yakınım zaten. Akut’la ilgili de bağlarımız var. Dolayısıyla tamamen kopmuş değilim. 

- Daha önce akademisyenlik yapmıştınız ama şu anda bildiğim kadarıyla tamamen dağcılık yapıyorsunuz. Bunun yanında federasyonda eğitmenlik, dağ rehberliği ve dağcılık üzerine kitaplar yazıyorsunuz ve kitap çevirileri yapıyorsunuz. Hayatınız tamamiyle dağcılık üzerine kurulu gibi gözüküyor. Şu anda geçiminiz tamamen bunlar üzerine mi kurulu? Eğer öyleyse Türkiye gibi bir ortamda bu kararı vermek zor olmadı mı? 
Daha önce Başkent Üniversitesin’de akademisyenlik yapmıştım fakat şimdiki yaşantım daha farklı. Akademik hayatla şu anki hayatım birbirine taban tabana zıt. İstediğim şey buydu, bunu yapmak için çalıştım, elimden geldiğince de yapmaya çalışıyorum. Ama tabii ki bazı şeylerden fedakarlık etmek gerekebiliyor. 



- Dağcılık dışında ilgilnediğiniz başka sporlar var mı? 
Hayır. Tırmanış ve dağcılık dışında başa spor yapmıyorum. Kaya tırmanışı, onun antrenmanı, dağlar, dağlara gitmek. Tüm bunlar zaten tüm vaktimi alıyor. 

- Dağcılığa başladığınız yıllarda ne gibi sorunlarla karşılaşıyordunuz? Dağcılıkta şu anda karşılaştığınız sorunlar neler? 
Dağcılığa başladığımız yıllarda örnek alabileceğimiz çok az insan vardı ya da yoktu. Kaynak yoktu, malzeme yoktu. Yani birçok dert vardı. Türkiye dağcılığında şu an çok hafiflemiş olan sorunlar bunlar. Şu andaki duruma baktığınızda herşey çok daha iyi. Malzeme getiren dükkanlar var, insanlar var, raporlar var, kaynak var. Birisi, sıfırdan dağcılığa başlayacağım dediği zaman onun için çok daha iyi imkanlar var şu anda. 



- Kaya tırmanmaktan mı yoksa yüksek irtifa tırmanmaktan mı daha çok hoşlanıyorsunuz? 
Dağcılık benim için bir bütün.Tırmanış ve dağcılık apayrı şeyler değiller. Yani dağcılığın çeşitli kolları var. Ben kaya duvarı da tırmanıyorum, sportif kaya tırmanışıyla da mümkün olduğunca ilgileniyorum, yüksek dağlara da gidiyorum. Geleneksel olsun, sportif olsun; dağcılığın gerektirdiği her şekli yapıyorum. Hatta bulursam donmuş şelale çıkıyorum. Bunun için başka ülkelere gittiğimiz bile oluyor. Yani ayırmıyorum, tırmanış bir bütün gerçektende. 

- Tırmanırken en çok zevk aldığınız dağlar ve rotalar hangileriydi? 
Çok fazla var. Aslında dağda olmaktan her zaman çok büyük zevk alıyorum. Kaya, kar ve buz olan her yer hoşuma gidiyor benim. 

- Boltlama hakkındaki düşünceleriniz neler? 
Sportif kaya tırmanışı için boltlama gerekiyor. Ama tabii ki bu boltlamayı yapan insanların uzman olması şart. Zaten şimdiye kadar Türkiye’deki gelişmeler böyle oldu. Bu işi bilen insanlar yaptı ve ortaya çok güzel rotalar çıktı. Bence tabii ki boltlama yapılmalı. Tabii bu da belli bir yere kadar. Her yer boltlanmamalı. Bunun bir etiği var. Mesela çatlak hattının yanına bolt çakmak doğru olmaz ya da geleneksel çıkılan bir rotayı boltlamak çok doğru bir hareket değil. Bunları göz önüne alarak hareket etmek gerekiyor. Yani matkabı kullananların sorumluluğunu bilmesi gerekir. 



- Dağda sizi en çok ne korkutur? Sanırım buzul çatlaklarından geçerken epey terliyorsunuz. 
Dağda çok birşey korkutmuyor beni ama dikkatli olmak gerekir. Sonuçta dağ tehlikeli bir ortam. Bunun aksini söyleyenlerde olabilir ama dağ tehlikeli bir ortam. Korkmak doğru bir harekettir. Çığ? Çığ tehlikeli, çok dikkat etmek gerekir. Yüksek dağların , kar, buz olan yerlerin bir gerçeği zaten. Bu tür şeyleri görmek, anlamak her zaman sizin elinizde de olmuyor. Yani gözünüzü dört açıp çok dikkatli, tecrübeli olmak gerekiyor. 

- Bildiğim kadarıyla Aladağlar’a çok sık gidiyorsunuz. Hatta “Aladağlar’da 50 Rota” adlı bir kitabınız var. Aladağlar sizin için bir tırmanış okulu oldu diyebilir miyiz? Sizce deTürkiye’nin tırmanış cenneti Aladağlar mı? 
Aladağlar Türkiye’deki en güzek dağlık bölgelerden bir tanesi. Tabii kendine has sorunları var ulaşım zorluğu, çürüklük gibi. Ama güzel bir bölge, dağların şekilleri güzel, estetiği güzel. İtalya’daki Dolomit Dağları’nı anımsatıyor. Çok hoş bir bölge. Bir sürü duvar rotasının ve teknik rotanın bir arada olduğu bir bölge. Türkiye’de bu konsantrasyona sahip sayılı bölgelerden birisi. Bu yüzden Aladağlar hoşuma gidiyor. 

- Yapay duvar yarışmalarında sizin isminizi pek göremiyoruz. Spor tırmanıştan hoşlanmıyor musunuz? 
Ben yarışmalara pek katılmıyorum. Tarz olarak yarışmacı bir insan değilim. Yapay duvar benim için gerçek kaya ve dağcılık için çok iyi bir antrenman aracı, çok seviyorum yani. Fakat yapay duvar benim için bir amaç değil. Plastik tutamakta kendimi çekmek veya en zor hareketleri yapmak gerçekten benim için bir şey ifade etmiyor. Benim başarı ya da başarısızlık veya tatmin düşüncem pek zorluk derecesiyle veya çıkılan yükseklikle ilgili değil. Siz zevk alıyorsanız o sizin için yeterlidir. 

- Partner seçerken nelere dikkat ediyorsunuz? Tanımadığınız kişilerle tırmanıyor musunuz? 
Kafamızın uyuşması, yapmak istediğimiz hedefe ikimizin de kilitlenmiş olması, onu yapmak istememiz önemli. Karşındaki insanın çok hırslı olması her zaman zarar verici oluyor. Dolayısıyla böyle insanlardan uzak durmak gerekiyor. Tam tersine, çok hırslı olmayan insanlarla birlikteyken ise hedefinizi ona göre seçebilirsiniz. Çok hırslı olmayan bir insanla da çok teknik olmayan bir rotaya gidebilirsiniz ya da kısa kaya tırmanmaya gidersiniz. Yani herkesle dağa gidebilirim ben. Dağa gitmek, bunu paylaşmak çok keyifli. Ama tabii ki sizin seviyenizde yada sizden daha ileri seviyede birisiyle dağa gitmek ve zor birşeyler yapmak, bazen korkmak, bazen çok büyük zevk almak, zor işler becermek; tüm bunlar ayrı bir zevk. Ama bunlar çok değişken şeyler ve hepsini yapmayı seviyorum ben bunların. Dediğim gibi dağcılığı bir bütün olarak algılıyorum ben. 

- Everest tırmanışında küçük bir ekip seçmenizin sebebi parasal yönden miydi yoksa kalabalık ekipleri sevmiyor musunuz? 
Çok neden var aslında. İnternette yazışarak en uygun rehbersiz ekspedisyonu bulmaya çalıştım. Bu küçük ekip vardı ve faaliyetin masrafarını hep beraber bölüştük.Ticari bir ekspedisyon değildi bu en azından. Seçilebilecek en ucuz yöntemde buydu zaten. Çünkü rehberli veya çok lüks bir tırmanışla gittiğiniz takdirde çok büyük paralar ödüyorsunuz. Bu da 65.000 – 70.000$’a kadar varıyor. Çok daha az bir maliyetle gittim ben. Dolayısıyla küçük bir ekip daha mantıklıydı. 

- Ticari faaliyetler, tırmanışlar hakkında ne düşünüyorsunuz? 
Kaçınılmaz bir durum çünkü talep var ve revaçta olan bir şey bu. İnsanlar dağlara gitmk istiyor ve hepsinin bunu yapacak uzmanlığı, bilgisi, tecrübesi ya da zamanı yok. Zamanı olsa bile bunu yapacak becerisi olmayabilir. Bu yüzden bu yetenek satın almak bir anlamda. Tabii sonuçta tırmanış bilmeyen insanların dağlara gitmesi, rehber eşliğinde bile olsa, tehlike yaratacak bir durum. Özellikle 8000’lik dağların hiçbiri kolay dağlar değil ve kendi içlerinde tehlikeler barındıran, bu tehliklerin tanınmasını ve çok hızlı hareket edilmesini gerektiren bölgeler. Ama bütün dünyada var olan birşey ticari tırmanışlar. Diğer yandan bu tür faaliyetler bölge insanı için de yararlı. Türkiye’de de bu işin gelişmesi çok iyi birşey bence. Hem insanlar bu işten ekmek yiyecek hem de dağcılara profesyonel olarak gelir sağlayacak. 



- Öte yandan doğa tahrip ediliyor. 
Çok insanın gittiği her yer bozulmaya, dejenere olmaya mahkum. Bu hem ekolojik hem de sosyolojik açıdan kaçınılmaz bir durum ama bunu rahatlatabilecek birçok durum var. Mesela ekoturizm sistemleri. Bunun üzerinde çok ciddi araştırmalar var ve doğaya daha dengeli yaklaşan, daha saygılı olan, daha az sayıda insan gelerek aynı miktarda gelir elde edilebilen sistemler var. Bunların adapte edilmesi gerek tabii ama böyle birşey insanların daha çok talep ettiği yerler için zor gözüküyor. 

- Antrenman programınız var mı? Bir faaliyete gitmeden önce ne gibi hazırlıklar yapıyorsunuz? 
Çoğu insan dağcılık için koşu yapar, ağırlık çalışır. Sportif kaya tırmanışı benim için kardiyovasküler antrenman yerine geçiyor. Zaten sık sık dağlara gidiyorum, yük taşıyorum, teknik tırmanış yapıyorum. Fakat koşu vs gibi şeyler yapmıyorum. Sadece ara sıra belirli planlar dahilinde dayanıklılığa yönelik olarak ağırlık çalışıyorum. Teknik ve dayanıklılık olarak iki ayrı antrenman yapıyorum diyebilirim. Teknik olarak, zaman zaman Antalya’da, Adana’da, Hüseyingazi’de gerçek kayaya gidiyorum. Onun dışında kışın yapay duvar çok faydalı. 

- Beslenmenize dikkat ediyor musunuz? Dağda nasıl besleniyorsunuz? 
Dikkat etmeye çalışıyorum ama dağlar için zaten çok fazla bir seçeneğimiz yok. Fazla detaya girmeyeceğim ama şekere dikkat ediyorum, fazla yağlı şeyler yememeye çalışıyorum. Dikkat ediyorum açıkçası çünkü geleceğe yönelik bir yatırım olarak görüyorum bunu. 

- Anladığım kadarıyla dağdayken bile boş zamanlarınızda bile dağcılık yapıyorsunuz.Everest’te ana kamptayken sürekli kazma krampon çalışmaya gidiyordunuz. Sürekli kendinizi geliştiriyorsunuz. Gelecek planlarınız neler? Somutlaşmış projeleriniz var mı? 
Aslında bakarsanız boş durmayı sevmiyorum. Yani boş durmak beni çok rahatsız ediyor ve birşeyler yapmayı seviyorum. Hiçbir şey yapmasam boulder yapıyorum. Bir çalışma içinde olmak güzel birşey. Çok fazla proje var. Birkaç gün sonra Nepal’e 7000 m.’lik bir dağa gideceğim. 7165 metrelik bir zirveye gidiyorum. Çok fazla proje var ama bunların gerçekleşmesi için finans desteği gerekiyor. Bu çok değişken bir konu. Bazen buluyorum bazen bulamıyorum. Net olarak söyleyemiyorum ama kafamda pek çok 7000 – 8000 m.’lik dağ var. Bunun dışında Türkiye’de birçok teknik duvar tırmanışları var aklımda olan. Özellikle Nisan – Mayıs aylarında Dedegöl’de pek çok tırmanış yapmayı planlıyorum. Sonbaharda yine rehberlikle ilgili tırmanışlar var. Everest ana kampına bir ekip götüreceğim. Belki ekipten önce Cho-Oyu ya da başka bir dağa tırmanabilirim. Ama bunlar dediğim gibi finansa bağlı, şu anda çok belirsiz herşey. Net olarak şunu yapacağım demek çok zor bu ülkede. Zaten bazen böyle bir yaşam yaşamak bile çok zor gerçekten. 

- Dağcılık camiasında tanınan bir isimdiniz ama Everest tırmanışınız sizi daha çok tanınan bir isim haline getirdi. Dağcılar arasında mütevazi kişiliğinizle tanınıyorsunuz ve medyatik olmayacağınızıbiliyoruz ama sizce Everest tırmanışı medyada yeterli ilgiyi gördü mü? Ya da sponsorluk için önünüzü açtı mı? 
Tabii, sonuçta Everest tanınmış bir dağ. Everest’e çıktım demek sponsorun size para verip vermemesini etkiliyor. Ama 8000’lik dağa gitmedim para istiyorum diye giderseniz adam size şüpheyle bakacaktır. CV’nizde yazması önemli birşey Everest’in. Everest yaptığım en zor tırmanış değildi ama bir kilit, bir dönüm noktası olarak önemli. Ne olursa olsun insanın tanınmasını sağlıyor. Medyada yeterince yer buldu mu? Bunun pek bir önemi yok sonuçta. Benim için önemli olan gidip tırmanmak. 

- Bir zamanlar Uğur Uluocak’ın sponsoru olan NTV, onun tırmanışını haber bile yapmamıştı. Sponsorluk anlayışı Türkiye’de değişiyor mu sizce? Türk dağcılığının gelişimi sponsor bulmaktan mı geçiyor? 
Tam olarak buna bağlı değil. Yani sadece buna bağlı değil, birçok unsura bağlı. İnsanların kendilerini daha iyi eğitmesine, daha iyi hedefler seçmesine bağlı. Herşeyden evvel eğitimli insanların oraya çıkmasına, yani bu konuda bilgili, tecrübeli insanların oluşmasına bağlı. Sponsor ufak birşey. Sponsorunuz olmazsa çok büyük dağlara gidemezsiniz ama Türkiye’de birçok duvar tırmanabilirsiniz, ya da çevre ülkelerde çok zor faaliyetler yapabilirsiniz. Sponsor tek ön şart değil yani. 

- Salomon takımındasınız. Size ne gibi avantajlar sağlanıyor? 
Bu işle full-time uğraşıyorum ve sürekli melzeme eskitiyorum. Bunların çok pahalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Benimde elimde çok düzenli bir gelir kaynağı yok. Zaman zaman rehberlikten, kitaptan para kazanıyorum ama bu tür malzemelere para vermemek ve belli aralıklarla destek almak gerçekten çok rahatlatıcı. Şu anda aynı zamanda Beal takımındayım. İp ve teknik malzeme sağlıyorlar. Adrenalin ve Adventure Republic de destek veriyorlar sağolsunlar. Yanki akmasada damlıyor ve bir şekilde bana destek olmaları muhteşem bir şey. 

- Türkiye’de dağcılar arasındaki iletişim nasıl? 
Çok kötü değil. Bu bütün camialarda böyle ama diğer camialarda da kopukluk, çekememezlik vardır. Aslında bütün camialar birbirine o kadar benziyor ki. Çünkü insan türleriyle çok ilgili ve gerçekten şaşırtıcı. 

- Federasyon hakkında neler düşünüyorsunuz? 
Çok değişik bir konu bu; federasyonla, üniversite ve özel dağcılık kulüpleri biraz kopuk. Tabii ki federasyon bunlarla daha ilgili olabilir. Birşey demek çok zor bu konularda çünkü eleştirmek çok zor. Kendi içlerinde bir mantıkları var ve onlar onu savunuyor. Diğer yandan başka şeyleri savunanlar var ve bunları birbirine katmak çok anlamlı değil bana kalırsa. 

- Kaya tırmnışı, Dağcılık Federasyonun’dan ayrılıp ayrı bir federasyon olmalı mı sizce? 
Evet, spor tırmanışı ve dağcılık federasyonu ayrı olabilir. Alpinizimle spor tırmanışı iki tane çok farklı kulvar. Herşeyi farklı; etiği farklı, disiplini farklı, birisinin yarışmaları var hatta insanlar bile çok farklılaşıyor bu bağlamda baktığınızda. Dolayısıyla, bana göre ayrılabilir elbette. 

- Kürşat Avcı yakın bir arkadaşınız ve sizin eski partnerlerinizden biriydi. Ölümü sizi nasıl etkiledi? Kürşat’ın ölümünden sonra kendinizi dağcılık anlamında sorguladınız mı? 
Hayır. Dağlara giderken belli bir riski aldığımızı biliyoruz. Ölümü beni tabii ki çok kötü etkiledi çünkü çok sevdiğim ve değerli bir insandı. Gerçekten yeri doldurulamayacak bir insandı. Ancak hepimiz dağlara giderken belirli risklerin varlığını biliyoruz. Ne yaparsanız yapın dağ tehlikelidir, dağda çok değişik olaylar olabiliyor. Zaman içinde çıtayı yükseltme peşinde oluyorsunuz. Daha zor rotalar, daha yüksek dağlar peşine düşüyorsunuz. Dolayısıyla dağcılık yaptıkça başınıza birşeyler gelme olasılığı artıyor. Bunu hepimiz kabul ediyoruz zaten dağcılar olarak. Dağcılığın riskli birşey olmadığını kimse söyleyemez. Onun için Kürşat’ta biliyordu, bende biliyordum. Ama ne yazık ki o şu anda yaşamıyor. 

- Dağda arama – kurtarma konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Sizce yerel birimler kurulmalı mı? 
Tabii aslında dağcılığın yapıldığı bölgelerde, yani çok sayıda insanın gittiği Ağrı yada Aladağlar gibi bölgelerde yerel birimlerin olması, acil müdahaleler ve hızlı olarak kazazedelere ulaşmak açısından çok önemli. Zaten her dağcı bu işi gönüllü olarak yapıyor ama acil müdahale açısından yerel birimler önemli. 

- Özellikle döküman anlamında Türk dağcılığına katkınız yadsınamaz. Çizdiğiniz rotalar ve faaliyet raporları pek çok yerde yayınlandı. “Kaçkarlar” ve “Aladağlar’da 50 Rota” adlı kitaplarınız da bu dökümanlardan bazılarını bir araya getirdiğiniz çalışmalardı. Bu tür çalışmalarınız devam edecek mi? Dökümantasyon anlamında yeni bir çalışmanız var mı? 
Evet çalışmalar sürüyor. Bunları esas olarak kendim için yapıyorum ama bir şekilde yayınlanması büyük bir onur benim açımdan. Yakında Pakistan dağlarıyla ilgili bir çalışma çıkacak. Daha çok oradaki maceralarım, 3 aylık bir tırmanışımın anıları yer alacak. Birde kış tırmanış teknikleriyle ilgili bir kitap var. Şu anda onun dizgi aşamasındayız. Olursa, buz tırmanışı, kar tırmanışı, mix tırmanış ve kış dağcılığı konularında kapsamlı bir kaynak ortaya çıkacak. 

- “Kaçkarlar” ve “Aladağlar’da 50 Rota” kitaplarınız kaç yıllık bir çalışmanın ürünü? 
Net olarak birşey söylemek çok zor. Çünkü ben dağcılığa ilk başladığım yıllardan beri çiziyorum, raporlarını tutuyorum gittiğim yerlerin. Dolayısıyla bu bir birikim sonucunda ortaya çıktı. Dediğim gibi kendim için yapıyordum aslında ama sonra bu notları arkadaşlara dağıtmaya başladım. Baktım ki işe yarıyor, niye kitaba dönüştürmeyeyim dedim ve geçen senelerde birkaç kitap ortaya çıktı. 

- Kişiliğini ya da tekniğini örnek aldığınız Türk veya yabancı dağcılar var mı? 
Yabancı dağcılardan çok var. Türk dağcılardan mesela kaya tırmanıcılarından Öztürk’ü çok severim. Çünkü benim açımdan sadece tırmanış ya da dağcılık değil, o insanın kişiliği, insanlara yaklaşımı da önemli birşey. Hatta hepsinden çok çok daha önemli. Diğerleri sadece teknik bir detay. Kaç derece tırmandığınız değil nasıl bir kişiliğe sahip olduğunuz önemli. Tırmanış güzel birşey tabii ama insanlar sadece tırmanışla karakterize değil gerçekten. 

- Fotoğraf çekmeyi çok seviyorsunuz sanırım. Gerek internet sitenizde gerekse kitaplarınızda tarafınızdan çekilmiş birçok güzel fotoğraf var. Bu merakınız nasıl başladı? 
Zevk için fotoğraf çekiyorum. Benim dayım doğa fotoğrafçısı ve kuş gözlemcisiydi. Çok küçük yaşlarda onun yönlendirmesiyle fotoğrafçılığa başladım. Şimdi ise fotoğrafsız olmuyor. Zaten belgelemeyi de seviyorum. Apayrı bir sanat fotoğraf çekmek ve manuel makinayla çalışmak da çok keyifli birşey. Dijital makineleri sevmiyorum ama manuel makineyle slayt çekmek çok çok keyiflli birşey, apayrı bir uğraş. 

- Bu konuda herhangi bir teknik eğitim aldınız mı? 
Hayır, ben bu konuda alaylıyım. En başta birsürü kötü makineyle başladım. Bir süre sonra daha güzel makinelere, daha iyi objektiflere geçtim. Gerisi sizin görüşünüze, bakışınıza kalmış zaten.

2005-Onur Acar - Özlem ÖZGÖBEK (Yayına Hazırlayanlar)

Add a comment (0)

PUMORİ, EVEREST’İN KIZKARDEŞİ İLE RANDEVU!

 

Nepal’in yüksek dağlarına her gidişimde, Everest ana kampına her yürüyüşte gördüğüm bir dağ olagelmiştir Pumori.. Bu piramit şekilli buzdan zirveye yıllardır tırmanmak istiyordum- ama düşününce gördüğüm hangi zirveye tırmanmak istemiyordum ki? Yine de, Pumori’nin bendeki yeri ayrı olmuştur. Ama Dablam’ı Khumbu boğazında yürürken görüyordunuz mesela ve sonra uzun süre görmüyordunuz. Ama Pumori’yi iki ay boyunca Everest ana kampından ve yüksek kamplardan her gün seyrettim, değişik açılardan gördüm onu, ana kampta geçen uzun günlerde buzlu yamaçlarından düşen çığları, üzerinde ona tırmanmak için çabalayan dağcıları, parıl parıl parlayan mavi buz duvarlarını dürbünle uzun uzun seyrettim. Nasılsa bir gün yolum onunla kesişecekti.. Ama ne zaman? 



Pumori01: Zirvede Phuri Sherpa ile beraber resmimiz, Turk ve Nepal bayraklariyla. 

Pumori, 7161 metrelik yüksekliğiyle Nepal-Tibet sınırında yeralan ve Everest Dağı’nın yaklaşık 10 km. kadar batısında yükselen bir Himalaya zirvesi. Dağın ismi, 1920’li yıllarda ünlü İngiliz dağcısı ve kaşifi – sonradan Everest’e Tibet tarafından tırmanmaya çalışırken hayatını kaybeden- George L. Mallory tarafından verilmiş ve Sherpa dilinde kabaca ‘evlenmemiş kızkardeş’, yani ‘Everest’in kızkardeşi’ olarak tanımlanıyor. Dağın klasik rota olarak tanımlanmış doğu yüzü ve kuzeydoğu sırtı daha çok dik buz ve dik kar tırmanışından oluşmakta ve belli mevsimlerde –özellikle de karın çok biriktiği muson sonrası sonbahar döneminde- ciddi çığ tehlikesi içerebiliyor. Pumori’nin ilk tırmanışı, 1962 yılında bölgeye giden bir İsviçre ekspedisyonu tarafından gerçekleştirilmiş. Pumori, Nepal’in 7000 metrelik dağları arasında özellikle zor bir dağ değil, ancak yine de 7000 metrelik bir zirvenin tüm zorluklarına ve tehlikelerine sahip bir dağ. Bazı yerlerde ‘Nepal’in en kolay 7000’lik dağı’ olarak adı geçiyor ama bu bir espiri konusu: Nepal’de Peak Lenin tarzında kolay, yürüyüşle çıkılan 7000 metrelik dağ hiç yok ve hepsi teknik tırmanış; Pumori de bunlar arasındaki ‘görece kolay’ 7000’lik zirve.. 



2004-2005 kışı devam ederken, kış sonunda Pumori’ye gitmek istiyordum ama finans durumum hiç iyi değildi ve normal şartlar altında bu iş imkansızdı.. yine de, 2004 yılı sonbaharında, üç ay önceki Ama Dablam tırmanışında fiilen tanışmış olduğum ve yıllardır karşılıklı yazıştığımız ünlü İngiliz ekspedisyon lideri Daniel L. Mazur ile Pumori için yazışmaya devam ettim. Bu tırmanışa gitmeye niyetliydim, cebimde birkaç yüz dolarım haricinde kuruşum yoktu ve bir mucize de beklemiyordum aslında. Son anda bir tür mucize tezahür etti ve gereken tüm parayı edindim! Bunun nasıl olduğunun detayını anlatmayacağım, bu bir sponsorluk filan değil bir dost yardımıydı desem yeter zannederim. Ne olduğu önemli değil, çok mutluydum, rokete yakıtı koymuştum ve Nepal dağları beni bekliyordu, bir kez daha. 

Katılacağım tırmanış, ticari bir tırmanıştı ve ben de, benim gibi beş kişi dahil, tırmanışa yardımcı lider olarak katılacaktım. Yapacak çok iş vardı, bürokratik işlerden, izinlerin alınmasından, ilaç- ilkyardım setlerinin toparlanmasına, yak ve hamalların organize edilmesine, tırmanışa gelecek 20 kişinin (müşterilerin!) malzemelerinin kontrol edilmesine ve bu kişilerin her çeşit derdi ile birer birer uğraşılmasına kadar tüm işler bizimdi! Karşılığında ise, tırmanışa son derece minimal ücret ödeyecektik. Bunun güzel bir anlaşma olduğunu düşünüyordum. 



Sonunda 25 şubat günü İstanbula gidip, Everest trekking gazisi dostum Volkan Hürsever’in beni havaaalanından selametlemesiyle maceram başladı; Quatar havayolları yetkilileri devasa hurcum nedeniyle benden önce 590 dolar istediler, sonra giderek fiyatta düştüler ve en sonunda havalarını aldılar! Neyse, maceraya böylesine hızlı ve pazarlıklı girişten sonra, o gün Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Quatar ülkesinin başkenti Doha’ya, oradan da ertesi günü Nepal’e, başkent Katmandu’ya uçtum. Hızlı şekilde ekiple buluşacağım otele yerleştim ve benim gibi yardımcı lider olarak gelen tüm insanlarla tanıştım. Herkes mutlu ve heyecanlı gözüküyor.. Katmandu son gelişimden farklı değil, sadece henüz kış sona ermemiş ve geceleri fena ayaz var. 

Sonraki beş gün boyunca yukarda saydığım tüm işleri ve fazlasını hallettik; özellikle bakanlıktaki izin prosedürü ve ekspedisyon brifingi sıkıcı ve boğucuydu. Ekspedisyonumuz için iki ayrı izin gerekiyordu çünkü oldukça kalabalıktık; Pumori yüksekliğinde bir dağ için her ekspedisyon tırmanış izni 12 kişiyi barındırıyor ve izin kafabaşı 1000 dolar civarına patlıyor. 

İngiltere, Amerika, Almanya, Norveç, Avustralya, İsveç, Latviya, Çin ve Hollanda gibi değişik ülkelerden gelen tecrübeli, tecrübesiz, her yaştan dağcı var ekibimizde; bir kısmının Pumori’ye tırmanmasının daha ilk görüşte imkansız olduğunu düşünmüştüm - düşüncem ne yazık ki doğru çıkacaktı. Neyse tüm hazırlıklara koşturup çok yorucu günler yaşadıktan ve her gece ekipçe Katmandu’da yemeğe gittikten sonra, 3 mart sabaha karşı, gün ağarmadan oteli bir hurç ve çanta cehennemi halinde terkederek Katmandu Tribhuvan alanının (Niğde garının eski salaş halini feci şekilde anımsatan!) iç hat terminaline gittik. Yine o garip Lukla uçuşu: tonlarla yükümüz ve toplamda 40 kişiye varan ekibimizle üç uçak sırf bize çalışıyor! Neyse, biraz gecikmeyi takiben uçaklarımız sorunsuz havalanıyor ama dağa yaklaşırken feci sallanıp hava boşluklarına düşüyoruz, kulaklarımda walkmende Megadeth bağırıyor ama motorun yoğun sesini engelleyemiyor. Tatsız ve sarsıntılı yolculuk, piste sert bir teker vuruşuyla sonlanıyor ve küçük uçağın içinde herkes birbirine gülebiliyor.. tekrar yerdeyiz ve hala yaşıyoruz! 



Tüm hurçların ve yüklerin kahvaltı ettiğimiz Lodge’a (pansiyon/çay evi) gelmesiyle beraber Everest ana kampı yollarına düşüyoruz. Kutsal topraklardayım. Küçük köyler, mani taşları, dua bayrakları, her iki tarafta buzlu, sivri Himalaya zirveleri ve devamlı olarak karşılıklı ‘Namaste’ (Nepalce, merhaba) çektiğimiz güleç, ufak tefek, esmer insanlar.. her şey, her şey güzel. İlk gün 2400 metredeki Phakding köyünde, ikinci gün Sherpa başkenti Namche kasabasında, 3345 metrede geceliyoruz ve üçüncü gün burada dinlenme ve aklimatizasyonla geçiyor. Ekipte şimdiden mide sorunları ve yükseklik meseleleri başladı bile, ilerleyen günlerde daha da büyük sorunlar olacak. Bana gelince, rahat hissediyorum, adım başı Khumbu’da yaşayan olsun, turist olsun, yerli olsun arkadaş ve dostlarla karşılaşıyorum ve sonsuz Nepal çayı içip bol fotoğraf çekiyorum. Memleketteyim! 

Tam karşıdaki dağın yamacında çok ünlü bir donmuş şelale var; yüksekliği 700 metre kadar ve nefes kesici gözüküyor. Bu kış Namchede bile çok soğuk olmuş, ısı –25leri buldu diyor Sherpa’lar. Dördüncü gün 3950 metrede, Ama Dablam Dağı’nın altındaki Pangboche köyüne çıkıyoruz; benim buradaki öncelikli isteğim manastıra gidip başrahip Lama Geshi’yi bulmak ve ona (dört ay önce onun bana verdiği kutsanmış kartla) Ama Dablam’ın zirvesinde çekmiş olduğum fotoğrafı vermek.. İngilizce konuşamayan, bordo- sarı renk cübbeli, yanık suratlı adamcağız çok memnun oluyor onu görmemden, fotoğrafı tören odasında en yüksek yere asıp bana özel bir puja töreni yapıyor ve tırmanışımı kutsadıktan sonra bir başka kutsanmış karta adımı Tibetçe yazarak, bunu Pumori’ye taşımamı istiyor. İzin alındı bir kere, durur muyum? 

Beşinci gün sisli ve çok rüzgarlı bir havada 4200 metredeki Pheriche köyünde çadırlarımızı kurduk, karşımızdaki Tawoche ve Cholatse adlı 6000 küsur metrelik zirvelerin eteklerinde, vadiye akmış devasa donmuş şelaleler.. Gözlerimi alamıyorum mavi buzdan, tanrım şunların bir tanesi Türkiyede olsa ne olurdu ki? 



Altıncı yürüyüş günü bozbulanık bir havada başlıyor ve benim bugünkü görevim ilkyardım setiyle Gamov torbası (yüksek irtifa hastalıkları için portatif hiperbarik oda)’nı taşıyan hamalımızla beraber, ekibin en gerisinden gelip, olası hasta ve yaralılara bakım yapmak.. Bu işi her gün ayrı bir yardımcı lider üstleniyor ve çok zahmetli, sıkıcı ve yavaş bir yürüyüş garanti. Bu kez de aynen öyle oluyor, en geriden adım adım, 8000 metrede tırmanırcasına yavaş giden bazı zavallı, yorgun, bitik adamlarımızı toplayarak, akşamüzerinin tipi ve sisi içinde, -15 derece ısıda 4950 metredeki Lobuche yerleşimine varıyoruz. Bu gece, yürüyüş sırasında ilk kez bir yapıda kalacağız… gelecek 30 gün için son çatı altı! 

9 mart sabahı, yedinci yürüyüş günümüz başlarken hemen herkeste bir hastalık, yılgınlık durumu var. Bu arada herkes, yüksek irtifa hastalıklarında önleyici bir rol oynayan diamox (acetozolamid) ilacını alıyor, ekipte sadece ben ve Latviya’lı bir arkadaş almıyoruz! İlaca karşın birçok kişide akut dağ hastalığı belirtileri gözüküyor; basit uykusuzluk, geçmeyen başağrısı, iştahsızlık, vb. Yola devam, engebeli ve donuk bir buzul moreni üzerinden geçerek, artık karşımızda beyaz - mavi bir koni olarak yükselen Pumori’ye doğru ilerliyoruz. Son yerleşim olan 5150 metredeki Gorak Shep’te kısa bir çay molasını takiben, 5300 metredeki ana kampımıza ulaştık - nihayet be! Ana kamp iki adet tamamen donmuş ve çatlamış gölün kıyısında ve taşlık, kayalık, çöl gibi kumluk bir arazide, ama donmuş, karlı bir çöl bu.. Dağımız karşımızda muazzam buzullar ve kaya sırtları, buz duvarları şeklinde durmakta. Ana kampa ilk gelen adamlardan olarak, en şık ve güzel zeminli yere konuşlanıp çadırımı kurdum.. Karşımda, diğer yanda fantastik bir manzara var: Everest, Lhotse ve Nuptse dağları. 



Pumori06: 6500 metredeki 2. kamptaki çadırlarımız. Aşağılarda Khumbu buzulu gozukuyor.

 

Ana kampta bir yemek çadırımız ve bir de mutfak çadırımız bulunuyor; aşçımız Kipa Sherpa günde üç öğün gerçekten çok lezzetli yemekler yapıyor ve bizi eksiksiz besliyor.. 

10 mart tam bir dinlenme günü oluyor. Birçok insan bariz hasta, yükseklik hastalığı, üst solunum yolu enfeksiyonları ve mide- bağırsak dertleri var genelde. Bugün son derece açık ve ayaz bir hava var, günün olayı ise insanlara tırmanış dersi vermek. Ana kampın yanındaki büyük bir kayaya ip hatları attık ve insanlara iple inip jumarla tırmanma, istasyona girme talimi yaptırıyoruz; tahminimden de vahim durumda olan, hayatta ipe, teknik malzemeye elini değmemiş, çok tecrübesiz tipler var. Umarım birilerine birşey olmaz bu dağda (temennim gerçekleşmedi maalesef!). Nasıl gelmiş bu adamlar buraya diye kendi kendime hayretlere düştüm doğrusu. Ekspedisyon lideri olan Dan’a bu adamların dağa nasıl tırmanmasını beklediğini sorunca da, aldığım cevap ‘nereye kadar giderlerse artık’ kabilinden birşey oluyor! 

Hava normalde sabahtan açık ve iyi başlıyor; öğlen gibi kapatıyor, akşama çok soğuk oluyor ve tipi geliyor genelde, gece olup ısı –15’lere düşünce de yerde bir parmak kar birikmiş oluyor. Sert bir iklim.. 

11 mart gri ve mat bir gün; yüksek dağların uçları kalın bir nimbüs bulut katmanına girmiş, gözükmüyorlar. Sabahın geç saatlerinde tipi başlıyor ve ısı gündüz bile –15 derecenin altında! Ama bugün benim görevim kamptan yarım saat uzaktaki dikçe bir kayalığa gidip, ertesi gün herkesin eğitim yapması için bir ip hattı döşemek. Böylece Shera ve Phuri Sherpa’larla yola çıkıp, soğuk ve grilik içinde 150 metrelik bir tırmanış, yan geçiş ve iniş hattı yaratıyoruz. Bunu yapmak bile beni müthiş eğlendiriyor, havaya giriyorum iyice, tırmanmayı nasıl da özlemişim! Bir an önce dağda tırmanışa başlamayı iple çekiyorum gerçekten. 



Gece ısısının –25’lere düştüğü bir ana kamp gecesinin sabahında, çadırımın içinde herşey buzlamış, kırağı kaplıydı. Isı gittikçe düşüyor galiba. Ama dışarıda dağlar mücevher gibi parlıyor bu 12 mart sabahında. Sadece Everest müthiş bir yoğunlaşma bulutuyla kaplı, Tibetten esen kuvvetli Jetstream rüzgarı dağı acımasızca dövüyor. Kahvaltıdan sonra 5700 metredeki ileri ana kampa (Advanced Base Camp) bir posta yük taşımak üzere hazırlandım; Tenzing Sherpa ile bugün yukarı gidecek ufak ekibin önünden yola çıktık ve iki saat içinde kampa vardık. Pumori’nin ileri ana kampına çıkmak hiç zor değil, engebeli taşlıklar arasındaki belli belirsiz bir patika ve sonra taşlık dik araziden, kolay kayalık yamaçlardan kampa ulaşılıyor. Ama bugün zeminde 20 cm. taze kar var ve herşey çok kaygan, her adımda dikkatli olmak gerekiyor. Tenzing arkada ben önde, üç çadırın önceki günlerde Sherpa’larımız tarafından kurulduğu kampa çıkıyoruz; ben yükümü bir çadıra depolayıp burada iki saat geçirir, bol sıvı alırken rotanın gözüken kısmını uzun uzun inceliyorum. Tenzing ile beraber bir çadır daha kurup sabitliyoruz. Sonunda, hava kapatır gibi olurken ana kampa dönüşe başlıyorum. Ana kampta tüm öğleden sonramı bir Tom Clancy romanı olan ‘Kızıl Fırtına’yı okuyarak ve bol sıvı alarak çadırımda geçiriyorum.. 

13 mart günü çok şiddetli rüzgar olmasına rağmen, Puja töreni yaptık. Mutfak ekibimizdeki Sherpa’lardan biri olan Konori bir budist rahibi ve bize tırmanışımızı kutsayacak, Budistlerce dağlarda ikamet ettiği düşünülen tanrılardan izin alacak olan Puja Törenini o yapacak.. bu tören yapılmadan, dindar olan çoğu Sherpa dağa adım atmıyorlar. Taşlardan yapılmış büyük bir babanın önüne adaklar, yiyecekler ve içkiler kondu, göndere dua bayrakları çekildi ve Konori Tibet Budist ilahileri okuyarak töreni yaptı, tüm ekibin tırmanış malzemeleri de kutsandı bu arada. Törenin sonunda Sherpa’ların pirinç rakısı olan chhang ve yağlı tuzlu özel Tibet çayı elden ele dolaşıyordu. 

14 mart sabahı güzel bir gündü.. Kahvaltıdan sonra bizim ekibin bir kısmını sabit hatlara eğitime götürdüm ve ardından da, ikinci bir posta yükü sırtlanarak ileri ana kampa hareket ettim. Amacım, İleri ana kampta bir gece geçirip ertesi gün 1. kampa, 6100 metreye çıkmak ve aynı gün ana kampa dönmekti. Geceyi planladığım gibi ileri ana kampta geçirdim ama zeminin berbat derecede bozuk olması nedeniyle dönüp duruyordum, adam gibi uyku çekmek sadece bir hayaldi. 

15 mart günü 1. kampa yola çıkmak için Dan Mazur ve bizim ekipten 7 kişiyle yukarı hareket ettik ama ekip, rotanın ilk etaplarında bile çok yavaş hareket ediyordu. Bu böyle gidemezdi, bu kadar yavaş, sarsak ve tecrübesiz bir ekip dağda ancak bela getirirdi. Böylece Dan ile konuşup, bugün için tırmanışı bıraktım ve ana kampa dönme kararı aldım. Maalesef, esas planım olan 1. kampa çıkış bugünlük yatıyordu ama ip hattı bu kadar kalabalıkken bu tırmanışı yapmak tehlikeye davetiye çıkartmak olurdu. Bir beceriksizin kafama taş düşürmesini hiç istemiyordum! 





Aynı gece ana kampta Dan ile konuşuyoruz ve benim tırmanışın geri kalanında Sherpa ekibiyle çalışmam konusunda anlaşıyoruz. Dan beni oldukça seviyor ve bana şöyle diyor: ‘Sahip olduğun tırmanıcı ruhunu asla kaybetme!’ Hayat amacım bu, şef.. Böylece tırmanışın geri kalanında Sherpa ekibi ile tırmanıp ip vb. malzemeleri taşıyorum, çadır yeri açıyorum, kısaca bol bol çalışıyorum. Bu durumda bebek bakıcılık işi bizim diğer adamlara kalıyor ki bu durumdan çok memnunum. 

Gecenin sürprizi, bizim aşçı olan Kipa’ya tarif üzerine yaptırdığım yeşil biber dolması oluyor! 16 mart günü güzel bir dinlenme günü, hava nefis derecede açık ama –10 derece kadar soğuk var. Biraz çamaşır yıkamak, bol kahve içmek, sonsuz tıkınmak günün esas aktiviteleri halindeler. Hava o kadar güzel ki, bizim lider yardımcısı arkadaşlardan Avustralyalı Kirk Morley ile beraber kamp yerinin çevresindeki devasa granit kayalarda boulder çalışıyoruz. Granitin yapısı gereği iyi basamak yok, küçük krimpler var ve hep negatif.. akciğer hacmini geliştirici, çok eğlenceli üç ayrı rota yaptıktan sonra yorulduğumuza karar veriyoruz. Bu hesapta bir dinlenme günüydü, kolları koparana kadar tırmandık oysa! Bugün aşağıdan yedi kişilik bir Kore ekibi geldi ve kamplarını gölün karşısına kurdular. Pumori’de bizimkiyle aynı rotaya gireceklermiş. 

17 mart günü tekrar ve nihai olarak dağa hareket ettim ve ileri ana kampa tırmanıp orada yattım. Bu kampta kalıcı bir mutfak ekibimiz var ve bize basit yiyecekler ile sıcak çay verebiliyorlar. Son haberler, biz aşağıdayken bizim dört kişilik Sherpa timi 1. kampa kadar ip hattı döşemiş ve kampı kurmuş! Süper. 18 mart sabahına dinlenmiş olarak kalktım, hazırlanıp iki saatte 1. kampa tırmandım. Hava mükemmel ve manzara gerçekten inanılmaz, Everest ve diğer zirveler tam karşımda dikiliyorlar. Rotada tırmanış çok güzel, ortalama 55-60 derece sert kar ve buz tırmanışı var; etap etap, özellikle de birinci kampa varılan etapta dimdik buz duvarları ve çok keskin sırtlar çıkılıyor- burayı lider tırmanmak isterdim gerçekten de! 1. kamp ise 6105 metrede, her iki yanı uçurum olan bir kar sırtı üzerine kurulmuş; rotanın üst kısmı üzerimizde bir serak bantları ve buz duvarı cenneti şeklinde yükseliyor.. aslında kamp yeri biraz riskli, küçük çığlar kampa ulaşmadan yanlardaki kulvarlardan akıp gider belli ki, ama büyük bir serak çığı olursa… geçmişte bu kampta dört kişilik bir Polonya ekibinin çığ nedeniyle öldüğünü daha sonradan öğrendim! 

1. kamptaki ilk günümü propan ocağında kar eritip bol yiyip içerek geçiriyorum. Aşağıdan gelen ve kamp yükü veya alüminyum merdiven taşıyan Sherpa’larımıza çay kaynatıyorum devamlı. Bu arada ekipten bazı üyeler de kampa varıyor; onlara ortalama 5 ila 8 saat süren bir yol bu.. 

19, 20 ve 21 mart günlerini de 6100 metrede, 1. kampta ve üzerinde geçirdim. Bu arada hergün değişik işler yaptım; yukarı, 2. kampı kurmaya çıktığımız 20 mart günü 300 metre statik ip taşıdım, önceki gün rotadaki bazı buzul çatlaklarına merdiven hattı döşeyen Jangbu Sherpa, Tenzing Sherpa, Lakpa Kongli Sherpa ve Dan ile beraber 6300 metre üzerindeki çok dik buz duvarlarının tırmanılmasına eşlik ettim.. Rotanın 1. kamptan çıkışında, yukarıdaki asılı buz duvarlarından gelebilecek olası çığlara açık bir kulvar vardı ve buradaki 100 metrelik yükselen yan geçişin çok hızlı, seri şekilde geçilmesi gerekiyordu. Tüm rotada en çok asabımı bozan, en korkutucu olan yer burası oldu bence; zira belli aralıklarla buz çığları- irili ufaklı- gelip duruyordu buradan. Bu etabı her seferinde gözüm yukarıda, nefes nefese ve olabildiğimce hızlı geçtim, hiçbir seferde de hoşlanmadım buradan. 

Rotamız 6300 metrenin üzerindeki etaplarda gerçekten dik, ortalama 70-80 derece eğimli, porselen kıvamında kış buzu içeriyordu ve Jangbu Sherpa burayı gerçekten çok etkin ve güzel şekilde lider tırmanıp ip sabitledi. 6500 metredeki 2. kamp yerine çıktığımızda öğleden sonranın bulutlu, rüzgarlı saatleriydi ve ısı –35 derecelerdeydi gerçekten, üzerimde kaztüyü ceketle aralıksız kar kürekliyor ama yine de doğru düzgün ısınamıyordum! Devasa bir kayanın dibindeki devasa bir buzul çatlağının yanına, eğimli bir yamaca çadır platformları açtık ve bir adet beşi çubuklu çadır kurup ağır malzemelerimizi, başka çadırları ve ipleri içine attık. Neyse ki bu kamp yeri çığ tehlikesi içermiyor ama rüzgara gayet açık. Bu günler sonunda adım ‘Tunc Sherpa’ya çıktı artık, Sherpa’lar için başka ırktan birine, hele ki bir batılı’ya Sherpa demek bir onurmuş meğerse, gerçekten o kişiye değer verirlerse bunu söylerlermiş, ne hoş! Akşam olurken, döşeli sabit hatları kullanarak 1. kampa geri indik ve bolca yiyip içtik. Kendimi çok aklimatize hissediyorum, zirveye bir adım daha yaklaştık artık. 

Ertesi gün olan 21 mart gününü 1. kampta dinlenerek geçirdim; esas prensibim kendimi asla tüketmemek ve her çalışma gününün ardına mümkünse bir dinlenme ve onarım günü koymak. Bu yükseklikte yeterince kalori alamıyorum kesinlikle, kilo kaybım olacak gibi. Bugün Dan ve bizim Sherpa’lar 2. kampa çıktılar, ben de yarın hareket etmeyi planlıyorum. 

22 mart günü kapalı, gri ve uğursuz görünüşlü bir havada tek başıma yola çıkıp, bu kötü havada daha da mavi gözüken buz duvarlarını tırmanarak 2. kampa ulaştım. Hava çok sert ve rüzgarlı, yolun yarısında çok üşüdüğümden dolayı kaztüyü ceketimi giymem gerekti. Kampta Dan ile çadır paylaşıyordum; o gün çadır dışına hiç çıkamadık. Hava her an daha da bozarak berbat, sıfır görüşlü bir tipiye çevirdi. Günü tulum içinde yarı yatar konumda geçirdik ve her konuda bol sohbet ettik. 

23 mart günü, 32. doğumgünüm! Ama bir parti yapmak için çok soğuk ve çok yüksekteyiz.. gece ısı eksi kaç oldu bilmiyorum, belli bir dereceden sonra hiç farketmiyor artık, çadırın içi kırağı ile, sanki birisi buz püskürtmüş gibi donuk durumda ve dışarıda rüzgarla biriken kar çadırı eziyor.. Bugün 1. kampta bile –40 derece ölçülmüş ısı, varın bu irtifadaki ısıyı siz düşünün! Yeni bir yaşta morukluyor muyuz, tecrübeleniyor muyuz derken günü yine kampta, 6500 metrede geçiriyoruz, hava olabildiğince açık ama rüzgar çok sert, kesintisiz esiyor: Zirveye giden sırtı görmek için giyinip kuşanıp dışarı çıktığımda rüzgar beni neredeyse yere vuracaktı ve rüzgar yönüne bakmak, savrulan karın yüzüme jilet gibi vurması nedeniyle mümkün olmuyordu. Yine de, parlak buzlu zirve sırtlarını biraz olsun izleyebildim. Dan ve bazı Sherpa’larımız 1.kamptan gelecek bazı arkadaşlara yardımcı olmak için sabit hatların yarısına kadar geri inerken, ben de Lakpa ve Tenzing ile beraber biraz kar küredim. Soğuktan el ayak hissetmiyor valla, ama insan denen mahluk herşey gibi buna da alışıyor! Fizik ve moral olarak çok iyi hissediyorum, yetersiz, kıt yiyeceklere karşın başağrısı vb. hiçbir yükseklik derdim yok, uykum da fena değil, sadece herşeyimi üzerime giydiğim için kafamı koyacak bir yastığım yok ve bu nedenle de boyun ağrım var. Bu arada, buraya –5 derecelik zavallı bir tulumla geldim (hafif ve küçük ya!), yatarken kaztüyü ceketin kapşonunu çıkarıp ayaklarıma sarıyorum, softshell polar ceketimi bacaklarıma sarıyorum, ceketi de tulumun üstüne, gövde kısmına seriyorum ve böylece sıcak uyuyabiliyorum. 

Akşam hava kararırken Mark, Liga, Alex, Alex’in kişisel Sherpası Phurba, Dan ve Jangbu geldiler, hepsi ceset kadar yorgundu ve çok üşümüşlerdi. 1. kamptan buraya çıkmaları neredeyse 10 saat almıştı! 

24 mart günü zirveye gitmek amacıyla erkenden uyansak da gidemiyoruz, hava donuk ve gri.. rüzgar yine çok sert, gidip de eli ayağı dondurmak işten bile değil. Değil zirveye, çadır dışına çıkmak bile zorlayıcı oluyor bugün. Günü zaten az olan yiyecek ve gaz stoklarımızı daha da azaltarak geçiriyoruz. Dan ile iyice samimi olduk, devamlı tulum içinde sohbetteyiz! 6500 metrede üçüncü gecemizde derin uyuyoruz. 25 mart sabaha karşı tüm Everest bölgesi yüksek basıncın etkisinde; buz gibi donuk bir gecede gökte milyonlarca yıldızla tabak gibi bir ay parlıyor. Sabaha karşı üçte uyanıp askı ocağını ateşliyoruz. Evet, nihayet beklediğimiz zirve günü! 

Güneş Everest’in ardından keskin huzmeler saçarak doğarken biz de kramponlarımızı takıyorduk, önceki günlere tezat gibi, hava aşırı soğuk değildi ve durgundu. Müthiş bir şafak manzarası vardı, ayaklar altında tüm Himalayalar, aşağılarda Khumbu boğazı hala karanlık.. ve güneşe, ılıklığa boğulmuş halde tırmanışa başladık. Jangbu, Tenzing ve ben tırmanıyoruz, ekibin kalanı 35 dakika kadar geriden geliyor; tırmanış sonuna kadar bu böyle devam edecek. Rotamız parlak mavi buz duvarlarıyla bölünmüş görece yatık kar alanlarından oluşuyor ve rotada çok sayıda açık ve gizli buzul çatlağı var. Üçümüz önden ip hattı döşeyerek tırmanıyoruz, Jangbu daima lider gidiyor ve Tenzing ile ben de ip taşıyıp, ipleri açıp, ona ip veriyoruz.. Yükseldikçe Tibet platosu, Tibet’in üçgen şekilli dağları, Everest’in kuzey sırtı rotası ve uzun Rongbuk buzulu daha da net gözüküyor, işte sana Tibet!! Hava apaçık, Nepal tarafında da her zirve net gözüküyor artık; Ama Dablam, Nuptse, Lhotse, Baruntse.. 

Hava açık ve durgun ama gayet soğuk.. Jangbu etapları tırmanana kadar, Tenzig’le ben üşüyerek hareketsiz, istasyona bağlı ayakta duruyoruz, sonra terleyerek tırmanıyoruz. Derin, dar buzul yarıkları aşıyoruz ve sonunda, bulutların gelmeye başladığı öğlen saatlerinde zirve sırtlarına ulaşıyoruz. Yükseklik 7000 metre, sonuda ipimiz bitiyor. Gerisini, ortalama 55 derece eğimli, altı buz, üstü karlı bir omzu ipe girerek serbest gideceğiz, arada bir emniyet atarak.. Bu şekilde Jangbu, Tenzing, Phuri ve ben yarım saat kadar tırmanıyoruz, zirvenin hemen altında bile derin buzul çatlakları aşıyoruz vee.. zirve! Güneşli, durgun bir an bu, arkada Everest, diğer yanda 7890 metrelik Gyachung Kang Dağı. Arkada kahverengi Tibet platoları. Nepal tarafında dönüp dolanan bulutlar.. Sherpa’larımızın gülümseyen, kapkara, badem gözlü Tibetli suratları.. Benim yüzüme de önleyemediğim bir sırıtış yerleşiyor. İşte bana geç kalmış bir doğumgünü hediyesi. 7161 metrelik Pumori’nin zirvesi 50 metreye 50 metre ebadında dümdüz bir kar platosu. Burada bile çatlaklara karşı iple birbirimize bağlı olarak dolaşıp resim çekiyoruz, tüm Sherpa’lar ve ben. Bu arada Amerikalı Mark da zirveye ulaşıyor, diğer ekip daha bayağı aşağıda olmalı. 40 dakika sonra, inme vaktinin geldiği aklımıza gelmiş olacak ki toplanıp inmeye başlıyoruz; zirveden 120 metre kadar aşağıda Dan, Alex, Alex’in kişisel Sherpası Phurba ve Liga’ya rastlıyoruz. Dan oldukça sıkkın çünkü ekibi çok yavaş, Alex ise zombi misali yürüyor.. Bol şans dileyip iniyoruz, onlar yukarı gidiyorlar. 

İniyoruz, iniyoruz, güneş dağın ardına kaçtığı için gölgedeyiz artık, hava çok soğuk ve rüzgar acımasızca esiyor, eli yüzü donduruyor. Ama inişteyiz, hızla, sabit hatlardan irtifa kaybediyoruz ve ben bir saatte 2. kampa inip tüm malzememi topluyorum, yola devam edip 30 dakika kadar bir sürede 6100 metredeki 1. kampa kadar iniyorum. Geceyi burada geçireceğim, hemen bir çadıra dalıp ocak yakıyor ve bol sıvı ile bol besin alıyorum.. Çok ama çok açım, üç gündür oldukça kötü beslendim, hep lanet kraker ve konserve! Bulduğum toz halindeki tek hazır yiyecek türü olan jambonlu omleti, çayla beraber dünyanın en güzel yemeği zannederek mideye indirip, o saatlerde yukarıda gerçekleşen trajediden habersiz, derin uykulara dalıyorum..zemin berbat, ama kim takar? 

26 mart sabahı, dağda yukarı ilerleyen Kore takımıyla selamlaşarak önce ileri ana kampa, oradan da ana kampa iniyorum. Kötü haberi kamptakiler veriyor; Alex ve kişisel Sherpası Phurba Tamang, zirveden inişte serbest inilen kısımda kayarak düşüp hayatlarını kaybetmişler.. Üzüntü verici bu haberin üzerine düşünüyorum; Alex dağcılıkta son derece tecrübesizdi, fiziki olarak da zayıftı ve çok kuvvetli olan, her işini yapan yardımcısına, kişisel Sherpa’sına güveniyordu. Kısaca onun bu dağda olması ciddi bir hataydı. Ancak onun bu hatası Sherpa’nın da hayatına malolmuştu.. 

Ana kampta bol yiyip içiyor ve dinleniyorum; vücudumu ısıtan yakıcı güneşin altında kahve yudumluyorum. Hava açık ve dağım karşımda zümrüt gibi parlıyor, zirvesinden göklere uzanmış, atkı gibi bir kar bulutu ile. Her ne kadar üzerlerinde acı olaylar olsa da, dağlar o kadar güzeller ki.. Dağlara giden ve akıl sahibi herkes onların insan yaşamına uygun yerler olmadığını, bizim oralarda sadece ziyaretçi olduğumuzu bilerek, itinayla gidiyor olmalı.. 

Biraz temizlik ve biraz dinlenme sonucunda iyice kendime geldim, ne de olsa burada, 5300 metrede oksijen çok daha fazla. Yarın geri dönüş yolculuğu başlıyor, dinlenmeye fırsat bulamadan yürümeye başlayacağız. Akşam olurken yüksek kamplardaki herkes ana kampa döndü ve aşağıdan yak’larımız geldiler. Ben de hurcumu toparladım.. Gece, aşçımız Kipa’nın bana güzel bir doğumgünü pastası hazırlamış olması çok hoşuma gitti. Dan’ın masaya çıkartığı iki şişe Mount Everest viskisi kaybedilen arkadaşların şerefine açıldı; şişelerin derhal boşalması hiç şaşırtıcı değildi. 

Hikayenin gerisi, Khumbu boğazından aşağılara geri yürüyüşümüzden ibaret. Ekibimiz geldiğimizin tam yarısı sayıda kalmıştı - 13 kişi geri dönüyorduk. Geri kalanı çok çeşitli hastalıklar ve sıkıntılar yüzünden tırmanışı terkedip çoktan Namche ve Katmandu’ya dönmüşlerdi bile. Korelilerle yaptığımız anlaşma sonucu sabit hatlarımızı onlara bırakmıştık; ancak bizden sonra bu ekipten de iki kişinin düşerek hayatını kaybettiğini üzülerek öğrendik. Pumori bu sene oldukça sert davranıyordu ziyaretçilerine anlaşılan. 

30 mart günü, feci derecede sallantılı ve korkutucu bir uçuşla Katmandu’ya geri döndük ve Pumori seferini noktaladık. Böylece ‘Everest’in Kızkardeşi’yle başarılı bir randevuyu gerçekleştirmiştim! 

TUNÇ FINDIK, NİSAN 2005
www.tuncfindik.com
NOT: Bu tırmanışa maddi destek veren, adını burada yazmayacağım sevgili tanıdığıma, tırmanış malzemesi desteği veren SALOMON ve MİLLET firmalarıyla ALPİNİST LTD.’ye ve film desteği veren KODAK İNC.’e teşekkürü borç bilirim.

Add a comment (0)

ALADAĞLAR ALACA-KALDI KIŞ TRAVERSİ ve SİVRİTAŞ TEPE İLK KIŞ TIRMANIŞI

ALADAĞLAR ALACA-KALDI KIŞ TRAVERSİ ve SİVRİTAŞ TEPE İLK KIŞ TIRMANIŞI: 
BİR GÜNEY ALADAĞLAR KIŞ GEÇİŞİNİN ÖYKÜSÜ


2001 yılındakinin tam tersine, kış tüm Türkiye’de çok sert başlamıştı ve öyle devam edeceğini zannediyorduk. Ancak 2002 ocak ayı geldiğinde hava oturup yağış bitmişti ve biz de bir süredir yapmak istediğimiz Güney Aladağlar kış geçişi ve Kaldı- Alaca traversini yapma fikrini tekrar ele aldık. Bu amaçla, sırtımızda on günlük yükümüz ile, arkadaşım Efecan Aytemiz ve ben, serin ve gri bir 21 ocak sabahında Çamardı- Yelatan Köyü’nün Cevizlik mahallesinde minibüsten indik. Amacımız Güney Aladağlar’ın sırtları boyunca doğuya doğru ilerlemekti. 1992 yılında bu rotadan Alaca Dağı’na kış tırmanışı yapmış ve 1995 yılında da aynı rotadan Kaldı-Alaca kış traversi yapmıştık gerçi, ama bu kez kar çok daha fazlaydı ve amacımız kampımızı da taşıyarak önce Alaca’ya sonra da Kaldı ‘ya tırmanmak, mümkünse o civarda yeni bir kış tırmanışı da yapmaktı. Kısaca bu gezimizin esas amacı Himalaya tırmanışları tarzında bir mukavemet idi. 
İlk günün ağırlığı en fazlasıdır her zaman, bir de yolun yorgunluğu eklenince ilk günün yürüyüşü kaçınılmaz olarak yıkıcı olur.. Biz de, Yelatan köyünün doğusunda gözüken iki derin kanyondan biraz kuzeye girenine daldık ve1200-1250 metre yükseklikte başlayan kanyon boyunca rahat rahat yürümeye başladık. Kar neredeyse bilek boyu kadar batıyordu- beklediğimizden az! Ama esas sorun, boğaz dikleşip yükseldikçe uygun bir kamp yeri bulmak olacaktı. Öğleden sonra hava kapadı, görüş iyice azaldı. 2500 metreler civarında kar da iyice derinleşti ve kayalıklar arasında, tepesinden hiçbir şey düşmeyecek kadar güvenli bir düzlük bulup küçük çadırımızı buraya kurabildik. Tabii, bu tırmanışın bir ilginç yanı da tek kat kumaştan ve ancak iki kişinin sığabileceği kadar geniş olan Gore-tex çadırı denememizdi..Çadırın bagaj bölmesi yoktu ve ıslak karlı, nemli koşullarda soluyabilir kumaşın nasıl işleyeceği belirsizdi. Neyse, kar yağışı altında çadıra girdik ve yerleşmeye çalıştık. En sıkıntılı yan ise, çadırın bagaj bölmesi olmadığı için ocağı içeride yakmak ve yemeği içeride pişirmek zorunda kalmaktı- tabii bu yemek ve kar eritme işiyle ilgilenen talihsiz kişinin devamlı soğukta kalması anlamına geliyordu! Ocak çadır içinde yakılabilsin diye sevgili Efecan yine Mucit Macit’lik yapmış ve ısıyı alta vermeyen bir MSR altlığı geliştirmişti.. 
Neyse, lapa lapa yağan kar altında, yarın gideceğimiz yeri de hiç göremeden havayı kararttık..Çadır içine yerleşmek gerçekten sorun oldu, herşey heryerdeydi ve son derece kalabalık olmuştu. Sonraki günlerde tüm malzemeleri (çantalar, teknik malzeme, plastik ayakkabı dışları vb.) bir bivak torbası içinde dışarı atarak bu sorunu çözdük.Son sorun olarak da, ben kaşığımı unuttuğum için tek kaşıkla nöbetleşe yemek yiyorduk!


22 OCAK 
Gece ısı pek düşmedi, nemli bir hava vardı. Sabah yine gri ve tatsız bir gök altında toplanıyoruz - bu boğazı devam etmeyeceğiz, çünkü burası Güney Aladağların güney duvarlarına çıkıyor(burası köylülerce Hışır Dağı olarak biliniyor). Gece bayağı kar yağmış ayrıca, biz de toplanıp bata çıka 2100 metreye kadar indik ve haritada Kuzukıran tepesi olarak adı geçen 2843 metrelik tepenin eteğinden başka bir boğaza geçerek doğu yönüne ilerlemeye başladık. Bir süre sonra bulut bastı, tipi başladı yine. Arasıra açıldıkça gideceğimiz yeri zar-zor görüyoruz, arazi son derece tekdüze, dere-tepe yerler ve tek tük çam ağaçları. İyice derinleşen karda değişe değişe iz açarak gidiyoruz. Yükümüzün ağırlığı dünkünden farklı değil, insan böyle bata çıka, önünü de adam gibi görmeden giderken doğrusu biraz yılıyor.. Böylece, akşama kadar doğu yönüne gittik ve 2200 metrede karşımıza mükemmel derecede korunaklı, kocaman bir kaya negatifi çıktı, içine hemen çadırı kurduk. Hava kararırken sakin sakin yerleştik çadıra, bolca yedik ve içtik. Hemen altımızda derin bir kanyon uzanıyor, burası tanıdık geldi- biraz inceleyince bunun Alaca Dağı’nın güney yaylalarına giden bildik bir boğaz olduğunu çıkartabildim. Yarınki rotamız belli artık. Hava hala kapalı ama bulutlar arasından ay ışığı sızıyor, sakin bir gece. Bütün akşam sohbet edip geyik çeviriyoruz..Küçük dünyamız doymak, sıcak kalmak ve uyumaktan ibaret o an için.

 
23 OCAK 
İkinci kampımızı toplayıp, güzel, parçalı bulutlu bir günde yine doğuya ilerlemeye başladık.İki gündür nemli ve ılık bir hava var, dolayısıyla çadır ıslanıp donunca iyi ‘soluyamadı’ ve uyku tulumları vb. biraz nemli kaldı. Efecan’ın önerisiyle çadıra ‘şırfıntı’ adını verdik! 
Boğazın kuzey yamacında yükseliyoruz ve gittikçe güzelleşen, ısınan bir havada 2350 metredeki geçit , sıcak çilekli tang molası için mekanımız oluyor. Manzaramız Bolkar Dağları, Karanfil Dağının sırtları ve Güney ormanları.Terkedilmiş, sadece çadırların ahşap iskeletleri kardan gözüken bir yaylayı geçiyoruz.Yazın kimbilir ne kadar canlı ve yeşil olan bu yer, şimdi iki metre kar altında kış uykusu yaşıyor..
Geçitte sert bir esinti bizi karşılıyor,ve de Alaca Dağı’nn konik şekli. Tüm öğlen ve öğleden sonrayı bazen diz hizasında batan, bazen de çok sert olan karda dere-tepe Alaca’nın eteklerine yönelerek harcıyoruz. Hava tamamen açtı, akşam olurken Alaca’nın Güney batı sırtları üzerinde yükseliyorduk artık. Ve nihayet, 2700 metrede üçüncü kamp. Buzlu, çarşaklı bir yamaçta bir platform düzleyip çadırı hemen attık ve içine daldık.. Kusursuz bir günbatımının son ışıklarında kar eritme- yeme- içme töreni tekrarlanıyor. Hava soğuk olacağa benziyor bu gece.


24 OCAK 
Faaliyetimizin dördüncü günü bu, sabah erkenden toplandık. Güneş Alaca’nın güneybatı yamaçlarına varıp karı iyice bataklaştırmadan yola çıktık. Krampon taktık, kar henüz oldukça sert ve tutarlı.. Yamaç git git bitmedi, yük de iyice ağırlaştı sanki! Yamaç biterken Alaca’nın güney sırtını oluşturan kayalık setlere çıktık ve hakedilmiş bir çikolata- kraker- tang molasını takiben kramponları çantaya kaldırıp devam ettik. Hava çok güzel, tek bir bulut yok. Rotamız basit kaya setleri, çarşak ve kardan ibaret, Bolkar’daki Medetsiz Dağının kış tırmanışını anımsatıyor. Böylece toplam 4 saat gibi bir sürede- delicesine terleyerek, terler gözlerimizi yakarak- Alaca’nın 3588 metrelik tepesine tırmandık. Amacımız Avcıbeli Geçidine inen doğu sırtını inmekti- hatta bunun hayali bizi, o ağır yükle zirveye itmişti desem? Ama heyhat, zirvede ve sırtta olağandışı derinlikte kar vardı, biraz deneyince bel hizamıza kadar battık, hatta zirveden doğu sırtına inen dışbükey bombeli kar alanını da çatlattık. Anlaşılan kuzey ve batı’dan esen şiddetli rüzgarlar dağın tüm karını doğu yamaçlara yığmıştı..Geri çekildik, amacımız dağın Güney sırtından inip Avcıbeli Geçidine varmaktı artık. Böylece zirveyi terkettik ve Alaca’nın güney omzuna kadar indik, burada hoş bir kamp yeri bulduk. Yükseklik 3050 metre, kamp dört..
Doğumuzda uzanan ve Avcıbeli’ne birleşen yamaç tam bir çığ alanı, akşamın bu saatinde asla girilmemesi lazım. Bu işi yarın sabaha bırakarak tulumları, matları güneşe serdik ve oturup kemiklerimizi ısıttık..Tembelce çadırı kurduk, eritmek için kar blokları kestik, yavaş yavaş akşam soğuğu basarken çadıra yerleştik. Güneyde Adana ve Karsantı’nın ışıkları ortaya çıkarken yıldızlı ve aylı bir gece daha başladı. Ne romantik di mi? Ocağın gürültüsüyle sağır olarak geceyi sonlandırdık.


25 OCAK 
Günün sorusu: Yükseklik kaybetmeden Avcıbeli Geçidine geçmek olası mı? Cevap: bu kar koşullarında hayır! Kamp kurduğumuz sırttan doğudaki derin ve geniş kulvara girip taa 2500 metrelere kadar indik.. Kulvarın ilk 200 metresi o kadar bataktı ve çığ tehlikesi içeriyordu ki, ikimiz de bunun sonumuz olacağını düşündük bir süre.Bu kadar karda çığ altında kalırsak, bizi ancak temmuzda karlar erirken çobanlar bulurlardı! Tabii, kulvarı inip batıya bakan karşı yamaca tırmanmaya başlayınca kar görece sertleşti, biz de güzel bir sırtla Avcıbeli geçidinin doğusunda kalan Avcıbeli tepesine çıkmaya başladık. Hava bozacak gibi, gökyüzü ince bir sirrüs bulut katmanıyla kaplandı. Sirrüslerin o tüylü, ince görünüşleri beni hasta ediyor, her gördüğümde başımıza iş açılıyor çünkü. Yol üzerinde adını bizim verdiğimiz Kurukafa Kayalıklarını görünce, 1992’de Kürşat’la Kaldı’ya kışın tırmanmak için Güney ormanlarından gelip orada kamp yaptığımızı ve sıkı bir fırtına yediğimizi hatırladım, hatta o zaman iki metre kadar kar yağmış ve çadırın çubuklarını eğmişti.. Böyle böyle, Avcıbeli’nin Kaldı’ya uzanan sırtlarına çıktık ve ideal kamp yerini bulmak için aranmaya başladık. Burada birçok yerde çarşak açılmış, kar iyice azalmıştı. En nihayet, 3480 metrelik Yoncalıtaş Tepesi’nin zirvesinin biraz altında aradığımız kamp yerini bulduk ve 3375 metrede beşinci kampımızı kurabildik. 
Çadırın kuru soğukta mükemmel soluduğunu artık anlamıştık. Kamp yerinde çadırın iplerini kaya çıkıntılarına tutturup sabitledik, büyük kayalarla da destek attık. Hava tahmin ettiğim gibi kapamadı, aksine tekrar açtı ve soğudu. Kızıl bir gün batımında ben kayalara oturup bir sürü fotoğraf çekerken, Efecan da kamerasıyla çekim yapıyor.. Son görev, çadıra girmeden kürekle kar blokları kesip, küçük parçalar haline getirmek, ki tencereye sığsınlar. Havada güzel bir ayaz var..
Gece olunca şiddetli bir rüzgar başladı, sırt hattı üzerinde olan çadırımız sallandı da sallandı. Hatta bir ara dışarıya attığımız torba içindeki eşyalar uçar mı diye paranoya yaptım ama birşey olmadı.



26 OCAK 
Tırmanışın altıncı sabahında hava şahane, burada olmak için ideal gün.. Faaliyetin başından beri kamp yükü taşımayacağımız ilk mutlu gün bu olacak. Acelesizce toparlanıp Kaldı’ya klasik rotadan tırmanmak üzere yürümeye başladık. Kaldı herhalde Aladağlar’da en çok tırmandığım dağlardan birisidir ve her yüzünü defalarca çıktığım, iyi bildiğim bir zirvedir..
Kaldıbaşı tepesinin kar kulvarını tırmanıyoruz, kar biraz batak ama Efecan güzel, fermuar gibi bir iz açıyor. Kaldı’nın ‘futbol sahası’ olarak bilinen platosuna inmek için, Kaldıbaşı’nın doğuya bakan yüzünü dik inmek zorunda kaldık- tabii ki kalın bir ‘windslab’ -rüzgarla süpürülüp kompakt hale gelen bir kar tabakası- birikmişti burada ve yan geçilirse kırılıp çığ halinde inmesi çok olasıydı. Burayı teker teker geçtik.. Tırmanışın gerisi olaysızdı, sadece sırta varan etap biraz battı ve Kaldı’nın sırtının son etabında da güvenlik için iple tırmandık. Böylece Alaca- Kaldı kış traversini bir kez daha yapmıştık. Bu travers yazın bir günde yapılabilmekle birlikte, kışın daha uzun sürüyor- batak kar, günlerin kısa olması gibi unsurlar yüzünden. 
Önümüzde günün koca bir diğer yarısı vardı henüz ve yapacak işimiz yoktu. Bu günün kalanını dinlenme günü ilan edip kampa döndük ve tam dediğimiz gibi, biraz keyif yaptık. Bol çay, kahve, ılık çadır içi, yumuşak kaztüyü..



27 OCAK 
Sıkı bir uykudan sonra toplanıp dün açtığımız hazır izden yukarı, Kaldı platosuna çıktık yine. Amacımız, gidebilirsek Taştepe veya onun kuzeyindeki adsız dağa çıkmak.
Hava inanılmaz derecede saydam ve pus, nem filan hiç yok- görüş yüzlerce kilometre olmalı bu sabah. Hatta İskenderun körfezi altın gibi parlıyor ve onun ardında Hatay’ın dağları bile gözüküyor. 
Kaldı Platosundan güneye iniyoruz, Taştepe’nin rotasını inceliyoruz.. Çok kar var ve devamlı yan geçiş yapılacağı için alınacak risk büyük, rotanın altı da uçurum.. Çığ halinde sürüklenip uçmak çok olası. Batı-kuzeybatı’ya bakan yamaçlar karın dengesi açısından çok iyi değil, dolayısıyla Taştepe’ye boşverip onunla Kaldı arasında kalan adsız 3580 metrelik dağa yöneldik. Normal olarak Kaldı güneydoğu yüzüne ip inişi yaptığımız bele varıp dağın altına 150 metre kadar yan geçtik, dağın batı yüzündeki kar/kaya slablarından oluşan yamacı geçmeye başladık ama burada kar iyice bataklaştı. İp çantadan çıktı.. Kayanın ortasına bir sikke çakıldı, basit bir emniyet alındı, Efecan hareket etti ve riskli bir kar alanını keserek yan geçti (kar eğimi 40-45 derece kadar), karşı kıyıya vardı, oradaki büyük bir kayanın ardında istasyon kurdu, sıra bende.. Sikkeyi söküp hareket ettim. İkinci etap, bir ip boyu süren bir kar tırmanışı oldu. Üçüncü ip boyu ise kısa mix etaplarla (II, III) bölünmüş, 60-70 metrelik uzun bir ip boyu oldu.Tırmanış zor olmamakla beraber güzel ve bazen boşluklu, ortalama 55 derece eğim var..Son ip boyunda zirvenin güney sırtına dolanılmış oluyor ve buradaki belden zirveye 65 metre kadar II,III+ derecelik karlı ve çürük bir kaya tırmanılıyor.
Böylece enteresan ve uzak bir dağın ilk kış tırmanışını yapmış oluyorduk..İsim koymaya değer, şekilli bir dağ bu ve aslında yassı, kuleli şekli Alp’lerdeki Charmoz Dağının Mer de Glace buzulundan görünümünü hatırlatıyor bana. ‘Küçük Charmoz’ desek mi derken Efecan bunu hiç beğenmedi ve biraz düşünmeden sonra dağımızın adını ‘Sivritaş Tepe’ olarak belirledik.. Sivritaş’ın zirvesi küçücük, kuzeydoğu yüzündeki duvarın boşluğu ürkütücü, Kaldı’nın doğu yüzleri de çok iyi gözüküyor buradan.
İşte sana koskoca Aladağlar, daha yapacak o kadar çok şey var ki. İnsan bir yaptığını bir kez daha tekrarlamadan bir ömür geçirebilir, yeter ki biraz kafa işletsin..
Bu şekilde, hiçbir kişisel çekişmeye girmeden (mümkünse!) tırmanmak en güzeli.
Manzaralı sivrimizde biraz zaman geçirdikten sonra inişe başladık, aynı yoldan geri indik. Dönüşte Yoncalıtaş Tepe’ye de çıkıp çevredeki rotaları inceledik.. Hava kararmadan kampta çayımızı içiyorduk bir kez daha.



28 OCAK 
Dönüş günü..sakin bir sabahta pılıyı pırtıyı toplayıp Direktaş boğazı’na iniyoruz. Krampon takarak başladık,daha aşağılarda kar batmaya başladı, boğazın tabanında oldukça derin kar vardı. Bir kaç saat sonra 2000 metreye, Akşampınarı’na varabildik.Akşampınarı’nda Samsun’lu ve Hacettepe Dağcılık kulübünden tanıdık arkadaşlarımız vardı ve uzun süredir insan görmemenin verdiği taze güçle sohbet ettik- Efecan’ın çenesi düştü tabii ki.. Samsun’lu arkadaşların, Ömer Abi’nin İngilizce yazdığı ve benim de Türkçe’ye çevirdiğim ‘Aladağ’ kitabını kullanarak ilk kez gördükleri Parmakkaya’ya ilk seferde kış tırmanışı yapabilmeleri ayrıca hoşumuza gitti..
Çadırı bu kadar düz ve geniş bir yere kurmanın verdiği şaşkınlıkla akşamı ettik. Kalan iki günlük yiyecek ve yakıtı bol bol harcayarak ölümüne yiyoruz. Hava biraz kapattı, kar atıştırıyor, gri bulutlar dağı ele geçirdi.

29 OCAK 
Cep telefonunun çektiği ve Salim Abi’yi çağırabileceğimiz tek yer olan Sarımemet Yurdu’na yürüyoruz. Emli ormanı her zamanki kadar monoton ve batak karlı. Sarımemet Yurdu yine ıssız.. Keler’in üzerindeki sırttan Salim Abi’yi rahatça arayabildik. Sonraki etap bizi bekleyenlere dağdan indiğimizi söylemek oluyor.
Salim Abi’nin traktörünün motor sesi faaliyetimizin sonunu betimliyor..


Tunç Fındık

Add a comment (0)

AĞRI DAĞI - FOTOĞRAFLARLA KUZEYDOĞU YÜZÜ

 

2001 yılının baharında tırmandığım Nepal- Everest Dağı dönüşünde, Ağrı Dağı'nın uçaktan çektiğim bir fotoğrafı. Bu resimde dağın güney yamaçları görülmektedir. Haziran ayı başı olduğu için dağ hala 3000 metrelere kadar bembeyaz karla kaplı..
Aynı fotoğraf serisinden bu resimde, sağ üstte Ağrı Dağı ile sol orta kenarda yassı Tendürek Dağı görülüyor.
2001 yılı temmuz ayında, ortak noktaları Everest Dağına tırmanış yapmış olmak olan değişik milletlerden tırmanıcıların biraraya gelmesi ile yapılacak 'Ağrı Dağı Barış Tırmanışı' ekibi ve AKUT üyelerinden bazıları, Ağrı Dağının kuzeydoğu yüzü önünde.. soldan sağa: Swee Khoo Chiow (Singapur), Riccardo Torres del Nava (Meksika),Yılmaz Sevgül, Nasuh Mahruki, Fernando Rubio Gonzales (Kolombiya), Dr.Birol Say, Emrah…, Tunç Fındık, Özgür Kürüm, Marcelo Arbealez (Kolombiya), David Keaton (ABD). Tırmanış için Iğdır'dan yola çıkıp dağın kuzeydoğusuna, Haydardağı yaylası civarında 2000 metreye ana kampımızı kurmuştuk.
Ağrı Dağının kuzeybatısındaki Korhan yaylasında eski bir mezartaşı.
Ağrı Dağının Kuzeydoğu yüzüne hareket.
Dağın kuzeydoğusuna giden vadinin içinde, su kaynağı olan yegane yerde, 2500 metreye kurduğumuz 1. kampımız.
Ağrı dağının her tarafı gibi burada da uzun volkanik kaya sırtları vardı. Burada ekip üyeleri 3750 metredeki 2. kamp yerine çıkarken görülüyor..
3750 metrede, harika bir buzul deresinin yakınına kurduğumuz 2. kamp.
Ağrı Dağının kuzeydoğu yüzü'nde tırmanış. Bu yüzde, 40 derece eğimli kar-buz kulvarları ve çok çürük, gevşek kayalı volkanik sırtlar üzerinden tırmanılıyor. Tırmanış klasik rotaya göre çok daha dik ve riskli, ayrıca düşen taşlar büyük tehlike yaratıyor.
Ağrı Dağı kuzeydoğu yüzünün sağında uzanan kuzeydoğu buz kulvarının son etabı.
Kuzeydoğu buz kulvarının sonuyla birleşerek zirveye çıkan rotada, son etapta 70 metre kadar, 45 derece diklikte buzlu bir tırmanış var. Buraya sabit hat döşeyerek tırmanış ve inişte ekibin işini kolaylaştırdık.
Ağrı Dağının Doğu zirvesinden batıya, esas zirveye doğru olan görüntü. Dağın üst kısmını kaplayan kalın buzul tabakası ve daimi kar, aşağıların kurak, çöl gibi havasından sonra harika bir ortam farklılığı yaratıyor..
Yılmaz ile zirve fotoğrafımız..
Barış tırmanışı ekibi Ağrı'nın 5165 metrelik doruğunda.. Soldan sağa: Fernando, Riccardo, David, Tunç, Swee, Marcelo, Nasuh.
İnişte, Haydardağı yaylasına giderken Nasuh ile bir molada.

 



Tunç FINDIK

Add a comment (0)

3127 kayıtlı kullanıcı ile, yüzlerce sayfa içerik sizi bekliyor. Hemen kayıt olun.!  KAYIT OL