By A Web Design

Söyleşi

 

--Yaptığın sporlar nedir ve kendini nasıl tanımlıyorsun ? 
Ben kendimi KAYA Tırmanışçısı ve dağcı olarak tanımlıyorum. Bunu haricinde bu dallara yardımcı olması amacıyla başka sporlarda yapıyorum tabii. 

--Bu sporlara nerde ve ne zaman başladın ? 
Esasında memlekette ve 9 yaşımda abimlerle dağa giderek başladım. Daha sonra 13 - 14 yaşımdan itibaren arkadaşlarımla gitmeye başladım ve bir baktım ki artık ben çok sık olarak tırmanıyorum. Tabii o dönem sadece dağcılık yapıyordum. Ama 4+, 5 dereceye bu tırmanış faaliyetlerimiz sırasında çıkıyorduk. Sonuçta dağcılıkta yapıyorsan karşına geçmen gereken bir duvar çıktığında geçmek zorundasın. Aman burada kaya parkuru var buradan gitmeyelim diye düşünemezsin. Tabii o zaman dereceden falan haberimiz yoktu

--Peki ne zaman bu sporları sıfatlarıyla yapıyor olmaya başladın ? 
Kültür olarak evet ben artık bir dağcıyım dediğim 13 - 14 yaşlarında başladı.Çünkü artık kış tırmanışına gidiyorduk. Şehirden ayağımızı kesiyor oldukça zor durumlarda kalabiliyorduk. Ama Kaya tırmanışı sanırım son 5 - 6 sene içerisinde oldu. 

--Dağcılığı yapmaya başladığın dönemdeki karşılaştığın zorlukları anlatır mısın biraz ? 
Dağcılığa ilk önce küçük yaşta başladığım için tek başıma gitmek önemli bir sorundu. Abim gitmediği zaman bende gidemiyor sorun çıkarıyordum. Daha sonraları da isyan bayraklarını kaldırıp arkadaşlarımla gidebilmeye başladım. Ama tabii yine sorun oluyordu. Sabah erken gidiyor olmamıza rağmen akşamları oldukça geç dönebiliyorduk. Dönüşte annemi sokağın başında beni beklerken buluyordum. Onun dışında kurtarma diye bir şey yoktu. Benim bildiğim bir olay olmadı ama bir kaza olsa kimseyi beklemez kendi kendimize kurtulmaya çalışırdık. Malzeme açısından tamamen şehir malzemesi ile tırmanış yapıyorduk. Rüzgarlık diye bir şey vardı, yağmuru biraz tutuyordu. İçten terletiyordu. Bu sebeplerle zorda kalmadıkça giymiyorduk. Ocak olarak Gazyağı ocağı kullanıyorduk. Pompalanan Rus gazyağı ocaklarından. Uyku tulumu için eski bir sistem vardı. Rulo yapıp çantanın arkasına asıyorduk. O dönemde iyi bir tulum istiyorsan yünden kendin diktiriyordun ağır oluyordu. Ama sıcak tutuyordu. Kore malı tulumlar vardı birde. Onlarda pek bir işe yaramıyordu. Çadır olarak altı olmayan üçgen eski modeller vardı. Üst kısımları normal branda olduğu için yağmur yağdığı zaman sırılsıklam oluyordu. Teknik malzeme olarak krampon vardı. İki parçalı altları çivi olan. Tüm bu malzemelerle de bayağı iyi tırmanışlar yaptık. 

--Peki bu yakınındaki yerlere tırmanışlardan sonra çevre dağlara bilmediğin tanımadığın yerlere gidişler nasıl başladı ? 
Başlangıçta günübirlik gidiyorduk. Bir senenin 40-45 hafta sonu muhakkak dağda geçirirdik. Her faaliyetimiz az 10 12 saat yürüyüş ve 2-3 zirve demekti. Ama tüm kamp malzememizi götürürdük. Daha sonraları şehir dışındaki yerlere günaşırı gitmeye başladık. Önce yaz tırmanışları yaptık, daha sonrada kış. İlk zamanlarda aşırı soğuk gibi olumsuz koşullarda insan kendisine sorar; "ne işim var şimdi burada bu koşullarda, şehirde sıcak yatağımda uyumak varken" diye. Bu sorgularımı o zamanlarda atlattım. Şimdi de karşılaşıyorum beraber tırmanış yaptığım insanlarda benzer düşüncelerle. Ama tabii ben bunları bayağı uzun süre önce hallettim. 

--O zamanlar ekip ile tırmanışın şartları nelerdi ? 
Tabii ekip kurmak şu anki Türkiye şartlarında çok zor. O zamanlar benim mahalle arkadaşlarımın çoğu dağcılık yapıyordu. Bir sürü dağcı tanıyordum. Bu sebeple partner bulmak pekte zor olmuyordu. Tabii birde biz dağa gitmeden, partner olmadan önce arkadaştık. Tırmanış ikinci sırada geliyordu. Ayrıca arkadaşlarım arasında en çok sevdiklerimi seçmek gibi bir lüksüm vardı Türkiye'de bu lüksü bir tarafa bırakalım hiç tanımadığın bir partner bile bulmak çok zor. Özellikle yeni başlayanlar için. 

--Murat Kandi'nin kişisel gelişiminde bu sporların ne tür etkileri oldu ? 
Etkisi gayet açık öncelikle işsiz kaldım. Dağcılık hadi sana birileri bakarken kolay da, ya sonrası? Türkiye şartlarında diğer spor dalları gibi çok masraflı bir spor olduğundan yürütmesi çok zor. Özellikle şu anki ekonomik şartlarda bu neredeyse imkansız. Birlikte tırmanacağınız insanlar da çok önemli. İş yerlerinden 15 günlük izin alıyorlar onunda yarısını deniz kenarında geçirmek istiyorlar haklı olarak . Bence bu şekilde dağcılık yapılmaz. Bu sadece boş vakitlerini dağcılıkla ilgili aktivitelerle değerlendirmek olur. Dağcılık sporu ile uğraşıyorum demek için bir düzenli tırmanış faaliyetin olmalı ki bilgi ve deneyim birikimi kesintiye uğramadan ve unutulmadan ortaya çıksın. Ben bunu yapmamaya çalıştım. Maddi açıdan zorluklarla karşılaştım. Mesela Aladağlarda iki duvarın ilk kış tırmanışını yaptım. Sırf bunlar için 5 kez Aladağlara gitmek zorunda kaldım. 12 haftalık kış sezonunun 5 haftasını dağda geçirdim. Şimdi böyle bir faaliyet içerisinde oldun mu haliyle kurulu bir iş düzenin olamıyor. Esas etkisi bu. Diğer taraftan dağcılığın insanın doğasında ortaya çıkarttığı özgürlük hissi de çok önemli. İş hayatının hiyerarşisi bunları kesinlikle kabul etmez. Sonuçta mutlu musun diye sorarsan net mutluyum diyemiyorum. Dağcılık yapabilsem mutluyum diyebileceğim ama ne onu nede ötekini yapamadığın bir durum var ortada. Ama ileri ülkelerde bu durum böyle değil. İnsanlar iş hayatlarında çalışarak yoğun bir tırmanış düzeni içerisine girebiliyor. Bir aylık maaşlarıyla tüm malzemelerini alabiliyorlar Her tırmanış 70-80 $ tutuyor. Birde yaz aylarından kış tırmanışı programı yapamıyorsun Kar yağışının ne zaman başlayacağını bilemiyorsun. Bu duvar tırmanışı için çok önemli. Bölgeye gidiyorsun birçok masraf yapıyorsun kar yağdı mı her şey bitiyor. Ben çalışmasam bile partnerimin iş yerinden izin alması çok zor. 

--Biraz tırmanışlarına yoğunlaşmak istiyorum. Kandi dağcılık kültüründe neler yapmak istiyor. Sıralaman yada önem sıran diye bir şey var mı ? 
Tırmanışta genellikle bir sıra takip ediyorum. Özellikle yürüyüş dediğimiz rotaları 97 yada 98'te bir iki defa inceledim. Hepsini tırmanırım dedim. Bir klüp ile dağa gitmiştim. Küçükcebele-Lahitkaya tırmanışımızın her biri 16 saat sürmüştü. Sabah 4 civarı kalktık 6 da yola çıktık. Gece 10 da döndük. Tabii çok rahatsız oldum. En fazla 4-5 saatte çıkılması gereken bir rotayı bu kadar sürede çıktık. Sıkıldım. Sonra Ömer Tüzel'in kitabını buldum bir arkadaştan. En iyisi bir program yapayım ve hepsini kısa sürede tamamlayayım dedim.İlk önce "kokurut" vadisindekileri hallettim. Sonra Ayşin Özer katıldı ve aladağlar' da 3500 m 'nin üzerinde olan, tüm 16 ana zirveyle birlikte toplam 20 ana zirveyi 8 günde çıktım. Bu süre içerisinde esas zorlayıcı olan bölgeler arası kamp taşıma işiydi. Klasik rotaların hepsi bittikten sonra ikinci defa aynı yerlere çıkmayı çok anlamlı bulmuyorum artık. O sırada yine kaya tırmanıyordum. Ve duvar tırmanışına yöneldim. Ayrıca bir dahaki sene için 1 günde 10 zirveyi diye bir plan yaptım. Ve gittim de. Altı zirveyi öğlene kadar yaptım. Çelikbuyduran'a geldim. Su sorunumu hallettim hava bozdu. Diğer dördünü iptal ettim. Artık Aladağlar'da yürüyerek çıkılan zirvelerin bir anlamı kalmadı benim için. Gelişimime bir katkısı olmayacaktı. Pek kulvarı ve Batıyı çıktım. bu arada. Dedim ki duvar tırmanayım. İnsanlar Direktaş'ı önerdi. Sıradan bahseder herkes. Başlangıç içinde Kaletepe ve Direktaş denir. Ben Direktaş'ın bir anlamı olmadığı düşündüm. İlk tırmanış için güzel bir şey yapmaya karar verdim. Parmakaya solo yapmayı seçtim. O sıralarda 7+ iki rota tırmanmıştım Ballıkayalar'da. Gidip tırmanışımı yaptım. 6 zorlukta bir rota Parmakkaya. Tabii dünya literatüründe pek hatırı sayılır bir derece değil ama, yinede bana keyif verdi. 
Tabii kafamda genel bir planı var Aladağların. Tüm duvarları tırmanmak istiyorum. Ama tabii ben burada yine farklı bir sistem de tırmanış yapmak istiyorum. Aladağların bir bölgesine gidip en az 5 rota tırmanıp dönmeyi planlıyorum. Çünkü bir sürü sorunu kolaylıkla halletmiş oluyorsun. Yedigöller'e gittim Kızılyar, Kızılkaya, Yedigölburnunu, Direktaşı çıktım ve inerken aynı yol üzerinde olan Eznevit'i çıktım. 3 free-solo ve diğer ikisini arkadaşlarımla birlikte çıktım. En zor olanı kızılyar'dı. Bu tarz yani bir gidişte birkaç duvar tırmanışı ilk kez yapılıyordu. 
Şimdi kafamda kış programı var. Örneğin dipsiz göle gittiğimde 1-Demirkazık doğu 2-beşparmak sivrisi 3-Kocasarp 4-Cağlımbaşı. Çok aşırı zor hava koşulları olmazsa pek değişiklik olmaz planlarımda.Yedigöllere çıkarsam Direktaşın kışını yaptım zaten 4 adet daha var. Daha doğrusu Aladağlarda kış çıkışını yapmadığım bir duvar bırakmamayı düşünüyorum. 

--Peki dağcılık planların nedir ? 
Aladağlar'da 3000 üzeri tırmanışların artık bana bir şey katacağını düşünmüyorum. İklim kış antrenmanı için çok uygun değil. Aladağlar' da havanın sıcak karın yumuşak oluşu gibi etkenler yüksek irtifa dağcılığı için antrenman yapılmasını engelliyor. Duvarlarda buzla karşılaşamıyorsunuz. 
Yurtdışı için bir takım planlar yaptım. Pamir'ler de birkaç planım var. Hazırlıklarım tamam ama tabii maddi sorunlar yüzünden şu an beklemede. Ama kafamda yurtdışı için normal klasik çıkışlarından sonra duvar çıkışları planları var. Ayrıca söylenir ya 1000 er metre yükselinir diye ben bunu pek doğru bulmuyorum. Yüksek İrtifa İçin basamak diye bir şey yok bence. 

--Bu senin için bu şekilde diyebilir miyiz?. Birde genele yaygınlaşması gereken bütünü içine alan bir takım planlamalar olmalımıdır sence ? 
Olabilir tabii.. Esas faktör burada fiziksel dayanıklılık dışında psikolojik etmenler. Ama fizyoloji olarak basamaklı bir sistem takip etmek zorunluluğu diye bir şeyi kabul etmiyorum. Ben 8000 liklere program yaparken "sen 5000 - 6000 lere çıktınmı hiç önce onları yap" diyenler oldu. Sadece ben değil bilimde bu görüşü desteklemiyor. Dünyada bu görüşümü destekleyen bir çok örnekte var. Hayatında dağa çıkmamış ama parasını bastırıp everest'e çıkan insanlar var. Ama yüksek irtifa psikolojisi tabii çok önemli bir etken 

--Peki tırmanış sırasında sevmediğin davranışlar var mı çevrende gözlemlediğin ? 
Ciddi bir tırmanışta Fotoğraf dedi lermi ben sinir oluyorum. Tırmanışa yoğunlaşmışsan bunları pek düşünemiyorsun. Özellikle bir gurubu zirveye götürüp sorumluluklarını almışsan. 
Planı ben yapmışım arkamdan gelen bir grup var. Fotoğraf pek umurumda değil. Kampa ulaşamazsak çok kötü olacak. Diğerlerinin bu sıkıntıyı anlayabilmesi için bizzat lider olarak çıkış yapmış olması gerekli. Bu ve benzeri davranışlar başkaları ile yaptığım tırmanışlarda çok gergin yapıyor beni. 
Örneğin Demirkazık kuzey duvarı 8 saat sürdü Hüseyin'le çıktık. Mesela duvarın bir bölümünde taş düşüyor o bölümü riski en aza indirebilmek için çok hızlı geçmesi gerektiğini söyledim. Ama durumu kavramadığı için ağır davrandı ve doğal olarak ikimizde tehlike altındayken gergin olmamak elde değil ve konsantrasyon diye bir şey kalmıyor. Ertesi gün Demirkazık doğuya girdim 5.5 saat sürdü. Çünkü tek başıma gittiğimden konsantrasyonumu bozan bir etken yok ortada. Bu yüzden free solo çok ilgimi çekiyor. Saatler süren tırmanışları kısa sürede bitiriyorsunuz. 
Birde dağcı olarak otobüste köy yollarında ilgi görmek ve köylülerle yapılan konuşmalar. Tabii bu kötü bir şey değil ama ben tırmanışa konsantre olmuşken pek keyifli cevaplar veremiyorum sorulara. 

--Tüm bu tecrübeler ve bilgiler nasıl aktarılacak peki yapılanlar bu konuda ne düşünüyorsun ? 
Yazılı kaynak bence çok önemlidir. Bir sürü yorum duyuyoruz bir sürü konuda. Bence artık bunları konuşmaktansa yazılı hale getirmenin çok faydası var. Yazı kalıcıdır. Aktarılabilir. Konuşmak öyle değildir. Unutulur zamanla değiştirilip tersine çevrilebilir. Karşılaştırılması ve değerlendirilebilmesi kısıtlıdır. 

--Türkiye'de dağcılığın etiği nasıl oluşacak ve gelişebilecek ? 
Türkiye'de şu an ciddi bir tırmanış düzeyinden bahsedilemez. Bir elin parmakları kadar olanları da bir araya getirsen yurtdışındakilerle karşılaştırdığında pek bir anlam ifade etmiyor. Türkiye'de tırmanış alanı azlığı ve yapılan tırmanışların sayısındaki azlık ve yurtdışı deneyimlerinin azlığı bir etik oluşumu sorunu yaratıyor. Bunu engellemek için tabii yine yurtdışı çok bağlantıları çok önemli. Tabii birde kaynakları belli olarak konuşmaların yazılı olarak yayınlanması toparlanması lazım. Geçmişte de bir sürü tartışma ve olay yaşandı. Tabii bunların hepsi bu oluşumun süreçleridir. 
Bolt konusu, İstanbul ve Ankara da farklı bakışlarla değerlendiriliyor mesela. Ama bunun temeli yine spor tırmanıştan geçiyor bence. Belli bir dereceye kadar bolt olmazsa olmaz bir olgu değil. 5-6 dereceye kadar mesela.Türkiye'deki kayaların yapısı genelde kireçtaşı ve bu taştada granitte olduğu gibi devamlı ve düzgün çatlaklar bulmak çok zor. Bu sebeple mesela aladağlar'da bolt olmadan yüksek dereceli rotaları tırmanmak neredeyse imkansızdır. Görüşüm bolt eğer gerekliyse takılmalıdır. Tabii ölçüyü kaçırmadan. Bu ölçü yine tartışmalarla oluşturulabilir. Dünyada birkaç özel bölge hariç her yerde bolt kullanılıyor. Tırmanıcılar bu boltlu bölgelerde kendilerini geliştirip daha sonra mabet gibi korudukları bu boltsuz bölgelerde tırmanış yapıyorlar. İşte bunları açık yüreklilikle tartışarak Türkiye'de tırmanış etiğinin oluşumu ve gelişimine katkıda bulunabiliriz diye düşünüyorum. 

--Peki bizim bu sporlarla ilgili kişilerin yurtdışı bağlantıları neden bu kadar zayıf. O kadar listeye üyeyiz ortalıkta dönen o kadar az şey var ki. Bunun sebebi nedir ? 
Tabi ki yabancı dil bilgisinin olmayışı birinci neden. Özellikle iyi tırmanıcıların mali durumları pek iyi değil. Bu sebeple pahalı olan bu kaynaklara ulaşmaları çok kolay değil. Birde araştırma kültürümüzün zayıflığı da önemli etken. Ağzımız laf yapacak kadar bir şeyler öğreniyoruz, geri kalanı ilgimizi çekmiyor. Tartışmalar konusuna gelince - Avrupa 'lı insanlar şu an bizim tartışmalarımızı yapmıyorlar. Çok önceleri bunu yapıp bitirmişler. Tabii burada da tartışma kültürü yine önemli. Genellikle tali konuları aşıp ana konuyu tartışmakta başarısız oluyoruz. 

--Peki senin kendi içine dönelim biraz. Kendini nasıl yeniliyorsun ? 
Buna bir örnek vermek istiyorum. 1990 yılında İran'da belli bölgeler arasında bir federasyon çalışması yapılıyor. Yarışmayla en iyi 32 kaya tırmanışçısı seçiliyor. Fransa'dan 5,14 tırmanan 2 eğitimci getiriyorlar. 3 sene üst üste eğitimler yapılıyor. Sonrada bu insanlar Fransa'ya eğitime gönderiliyor. Ve bu derecelerin önü açılmış oluyor. 
Ben tırmanış hayatımda da genel ahlak kurallarına uymak zorunda hissederim kendimi. Ama tabii olmadık olaylarda oluyor. Bir keresinde Balıklayalar da lider tırmanırken yukarıdan kafama ip geldi. Birisi benim tırmandığım rota için ip atıyormuş yukarıdan. Bu olayı kazasız atlattım ama benim için hayati tehlike oluşmuştu. Bunlar nasıl öğretilir bilemiyorum. 
Sonra çok okumaya ve öğrenmeye çalışıyorum. İnternet bu anlamda çok önemli tabii. Resimlere bakıp ne anlatabiliyor olduğunu tahmin etmeye çalışmak yerine alıyorum elime sözlüğü çevirmeye çalışıyorum anlatılanları. Birde idealize edilmiş çalışma ve antrenmanlara da çok önem vermiyorum. Çünkü bunlar abartılmış çalışmalar ve genelde yazan kişi de o programa uymaz. Sonra tırmanış hikayelerini öğrenmeye çalışıyor yaşanan tecrübelerden bir takım dersler çıkarmaya çalışıyorum. Tabii bu izleme yurtiçi içinde geçerli. 

--Kendinde oluşan bu tür bilgileri sen nasıl paylaşıyorsun ? 
Ben kendim tarz olarak hikaye türünde tırmanış raporlarını okumayı da yazmayı da pek sevmem. Tırmanışı okuyan insanlar daha çok tırmanış ile alakalı şeyleri okumak istiyorlar. Başa gelen olayları ve tecrübeleri okumak istiyorlar. Taş düşen yerleri, karşılaşılan kilitleri, hava değişimlerini bu tür şeyleri okumak istiyor insanlar. Diğer tür yazılar bana gereksiz geliyor. Mesela bir örnek vereyim. İlk başladığım dönemlerde parmak uçlarında barfiks çekiyordum. Bir arkadaş barfiksi boşver, sadece tırmanış yap, bunun bir yararı yok dedi. Bende arkadaşım spor akademisinde okuduğu için ona uzman gözüyle bakıp bıraktım Tabii. Sonra yabancı bir dergide okudum yurtdışında birçok tırmanıcının temel çalışmalarında varmış barfiks. Böyle şeyleri yeni çalıştırdığım insanların önüne koymak istiyorum ki benim kaybettiğim zamanı kaybetmesinler. Başarıyı ve disiplinli çalışmayı anlasınlar istiyorum. Tabii bunların sonucunda ne kadar bu işlere gönül vermiş insan çıkar bilemem. Ben temele araştırmayı,yenilenmeyi ve tek kaynaklı bilgiden kurtulmayı tavsiye ediyorum çalıştığım tırmanıcılara. 

--Tırmanışlarına nasıl hazırlanıyorsun ? 
Genellikle tırmanış planını önceden hazırlarım. Yüksek sesle heavy metal müziği çalan bir yer bu iş için idealdir. Tüm duvarın tırmanışını önceden sanal olarak yapmaya çalışıyorum. Psikolojik hazırlığımı yapıyorum. Tırmanışa Özel antrenman yapmıyorum. Kış tırmanışı yapacaksam 3-4 hafta sonu bir takım faaliyetler yapıyorum. Kendimi soğuk havaya hazırlıyorum. Bunun dışında duvarlara gelince, Aladağlar'da 6 derecenin üstünde duvar yok bu sebeple 1 sene tırmanış yapmasam da gene de bir sorun olmaz. 

--Peki daha sonra derecesi yüksek duvarlar için durum nedir ? 
Tabii o zaman dayanıklılık çalışmaları yaparak ve lider tırmanışlar yaparak hazırlanmak gerek. Onun dışında koşuyla kondisyon hazırlığı yapıyorum. 

--Dağcıların belalısı çığ hakkında ne düşünüyorsun ? 
Çığ bence buradayım diye bağıran bir şey. Tüm araştırmalarımda gördüğüm bir tek şey var " çığ riski olan yerden geçme " Bende böyle yapmaya çalışıyorum. Aladağlar mesela kış tırmanışı için çok uygun değil. Hiçbir duvarda ciddi buzlanma olmuyor. İnsanlar genelde bilmediklerinden çığ indiriyorlar. Birde deneme yapan bir düşünce tarzı var. 100 kez sırttan yürüyor çığ düştüğünü görmüyor tabii. Sonra madem çığ düşmüyor bir kez de aşağıdan deneyeyim diyor. Deniyor ve tabii çığıi indiriyor. 
Dağcılık tamamen dağa gitmek ve deneyim üzerine kurulu bence. Tecrübe olmadan gelişme olmuyor. Teorik bilgiler denenmediğinde hiçbir işe yaramayan unutulmaya mahkum veriler olarak beynimizde barınıyor. 

--Kurtarma konusu için ne düşünüyorsun ? 
Türkiye'de dağ kurtarması daha yapılmadı. Bunu yapabilecek bir ekip yada mantıkta yok. Ama tabii altyapı ve ciddiyet sorunu da var. Adam ağrıda düştü, bunu kurtarmak için çok hızlı hareket etmek gerek. O gece hemen kaza geçirmiş kişiye ulaşılmalı yoksa donarak ölmekten kurtulma şansı yok. Ertesi gün gidecek kurtarma ekibi sadece cenaze işlerine yarar. Sürekli bu işle ilgilenen ekipler kurmak gerek. Bu ekip sürekli dağda olacak ki aklimatize ve hızlı olabilsin. Başlı başına ayrı konuşulması ve değerlendirilmesi gereken bir konu. 

--Beslenme alışkanlıkların nasıl ? 
Şehirde uyguladığım özel bir beslenmem yok. Ama dağda kendime özel, deneyimlerimle oluşmuş bir listem var tabii. Şimdiye kadar da dağda ciddi bir beslenme sorunu ile karşılaşmadım. 
Besinin benim için en önemli tarafı yenilebilir olmasıdır. Kalorisi düşük olan patlıcan gibi besinleri kesinlikle götürmem. Normal bir insan olarak 1 gün için 1 kg yiyecek götürüyorum. Bence dağda bunun altında da beslenilmemeli. Şehir ekmeğini kesinlikle götürmem. Tat dağda çok önemlidir. Tat ile besin değerine çok önem veriyorum. Kolay pişmesine dikkat ediyorum. Mesela bulgur hiç götürmem.geç pişmesinden dolayı, özellikle kışın su ve yakıt ve zaman kaybına yol açıyor ve daha fazla yük taşımak zorunda kalıyorum. Çikolata kesin götürüyorum. Duvarda, Stres ve yüksek aktivite düzeyi, aşırı su kaybına ve boğaz kurumasına yol açıyor Bu yüzden duvara Bisküvi tarzı kuru gıdalar yerine yaz helvası ve çikolata gibi nemli kolay yenir ve boğazdan aşağı inişi kolay olan yiyecekler götürüyorum. Ve tırmanış için muhakkak multivitamin alıyorum. 

Bu güzel söyleşi için Murat KANDİ'ye teşekkür ederiz.

Add a comment (0)

Hazırlayan

 

Alpay Oğuş
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Add a comment (0)

Biyografi

 

2001 
Ağrı kuzey kış çıkışı
Parmakkaya güney rotası tırmanışı
Gürtepe doğu duvarı(free-solo) 
Lahitkaya kuzey duvarı iki saatte iki rota birden (free-solo) 
İstanbul üniversitesi dağcılık kulübünde tırmanış eğitmenliği
Çekül vakfında kaya tırmanışı eğitmenliği özel tırmanış dersleri
Uluslar arası bir turizm firmasında dağ rehberliği

2000 
Parmak kaya güney rotası ilk kış tırmanışı
Kızılkaya kuzey kulvarı free-solo
Eznevit kuzey duvarı yeni rota free-solo
Kızılyar kuzey duvarı yeni rota
Yedi göl burnu doğu duvarı free-solo
Direktaş kuzey duvarı
Beşparmak sivrisi kuzey batı duvarı free-solo
Demir kazık kuzey duvarı
Demir kazık doğu duvarı solo
İstanbul üniversitesi dağcılık kulübünde tırmanış eğitmenliği
Çekül vakfında kaya tırmanışı eğitmenliği

1999 
Direktaş kuzey duvarı ilk kış tırmanışı solo
Kocasarp klasik kış çıkışı
Sematepe klassik kış çıkışı
Parmakkaya güney rotası solo bir günde 10 ana zirve denemesi( 6 zirve tırmanıldıktan sonra hava koşulları yüzünden devam edilmedi) 
Demirkazık peck kulvarı
Demir kazık batı rotası
İstanbul üniversitesi dağcılık kulübünde tırmanış eğitmenliği

1998 
Aladağların dört bölgesini kapsayan 8 günde 20 ana zirve çıkışı 
Uludağ keşiş tepede kış, kulvar tırmanışı(free solo) 
Aladağlar cımbar vadisinde bir hafta kaya tırmanışı

1997 
Aladağlar emli vadisi ve yedi göller bölgesinde 3000 metrenin üzerinde zirve tırmanışları
Uludağ kış çıkışı

1987-1997 yılları arasında yaşam koşulların ve Türkiye' de tırmanıcı çevresi bulamadığı için tırmanışa ara verildi

1974-1987 yılları arasında Tebriz ve Tahran civarında 2000 -4000 mt arasında değişen yükseklikte yüzlerce yaz-kış zirve çıkışı. bunların arasından 1979 yılında 15 yaşında gerçekleştirilen 3978mt yükseklikteki toçal dağının kış çıkışını da sayabiliriz. dağcılığa giriş 

1974 yılında henüz 9 yaşında iken ağabeyi ile birlikte 2280mt yükseklite ki Tebriz şehrinin yanı başındaki Eynalı dağı.

Add a comment (0)

Eznevit Kuzey Duvarı İlk Kış Çıkışı

 

3 Şubat 2002

Lahit Kaya Kuzey Duvarı'nın ilk kış çıkışını yaptıktan sonraki günün akşamı, 4.30'da kamptan ayrılıp Sarımemetler'e indik ve Salim abiyi aradık. Kardeşini yolladı. Traktöre bindik. Köye kadar ki yolda yüzümüze vuran öyle dondurucu bir rüzgar vardı ki biraz daha devam etse, eve geldiğimizde bizi buzdan adamlar olarak traktörden indirebilirlerdi. Allahtan bitti ve kendimizi Salim'in evinde harıl-harıl yanan sobanın önüne attık.

Yedigöller'e çıkmalıydım. Uluğ dizini incitmiş ve geri dönmeğe karar vermişti. Ebru da hastaydı, boğazlarını üşütmüştü ve gelip gelmemekte tereddüt içindeydi. Açıkcası ben de onun için endişeleniyordum. Eğer tırmanış esnasında duvarda sorun yaşarsam ve Ebru'nun da hastalığı kampta kötüye giderse yardım edemeyecek bir pozisyonda kalmaktan korkuyordum.

Bu sırada Salim abi geldi ve Hacettepeli dağcıların ertesi gün Karayalak'tan Yedigöller'e geçeceğini söyleyince ben hemen atladım ve detay öğrenmeğe çalıştım. Ertesi gün sabah Salim'le birlikte Hacettepelilerin yanına gidip konuyu öğrenmeğe karar verdik.

4 Şubat 2002

Saat 10.00'da Salim abiyle traktöre atlayıp benzinciye, Hacettepelilerin otobüsünün kalktığı yere gittik. Geceyi Sokulu Pınar'da geçirip ertesi günü sabahtan Karayalak'tan yukarı çıkacaklarını öğrendim. Bunun üzerine Salim'e dönüp öğleden sonra saat üçe kadar dinlenip güneşlendik. Saat üçte Uluğu yolcu ettik ve Salim abi Ebru'yla beni traktörle köyün arkasından yukarı, Eznevit düzlüğüne doğru çıkarıp bıraktı. Bir saat yürüdükten sonra Gelincik kayalarına yakın bir yerde hava kararmak üzereyken kamp attık.

5 Şubat 2002

Sabah 7.30 da kalktık. Kahvaltı, yol için su hazırlama, çanta ve kampı toplama 10.30'u buldu. Ebru saptamayı yaptı: Bizim zirve için hazırlanışımız iki buçuk, kamp toplamamız ise en az üç saat sürüyordu.

Yola koyulduk. Saat 12.00'da Karayalak vadisine indik ve mola verdik. Vadide Hacettepelilerin ayak izleriyle karşılaştık. Akşama doğru saat 4 civarı Kızılkaya geçidinin altına Hacettepelilerin yanına kamp attık. Bölge de birilerinin olması her zaman sevindirici bir olay. 

Çadırı kurmaya başladığımızda öğleden beri ortaya çıkan rüzgar şiddetini artırdı. Bir şeyler atıştırdıktan sonra kar duvarı örme işine koyulduk. 

6 Şubat 2002

Akşamdan esen rüzgar şiddetini artırarak fırtınaya dönüştü ve gece boyunca sabaha kadar devam etti. Sabah 7.00'a kurduğum alarmı susturup uykuya devam ettim. Saat sekizde kalktık. Acıkmışıtım. Bu fırtınada tırmanış olanağı yoktu. Kendimi her koşulda tırmanışa hazırlamışıtım ama fırtına hariç. Çıplak elle tırmandığım için eksi on-on beş dereceye kadar rahatça tırmanabiliyorum ama fırtına devreye girince açıkta kalan parmakları anında dondurabiliyor. 

Kahvaltımızı yaptıktan sonra, ikinci neskafeye üçüncünü de ekledim çadırdan dışarı çıkamayınca. Çadırın atrafına kar duvarını sağlam ördüğümüz halde zaman-zaman çadırın pollerini elimizle tutarak şiddetli fırtına da patlamasına engel olmaya çalışıyorduk. 

Öğlene doğru fırtına yerini şiddetli rüzgara bıraktı ama artık benim duvar tırmanmak için hazırlanma saatim geçmişti. Hacettepeli ekip Emler'e çıkmak için hazırlanmıştı Ebru da onlarla Emler'e gitti. Bende boş kalınca çadırın etrafında ki duvarı sağlamlaştırıp iyice yükseltmeğe karar verdim. Bir saat kadar uğraştıktan sonra çadıra girip günün geri kalanını ne bulduysam yiyip içerek geçirdim.

Gece tekrar fırtına şiddetlendi galiba bu kadar yolu kamp yüküyle çıktıktan sonra hava muhalefeti tırmanışa izin verme niyetinde değildi. Buna karşın bende kendimi '' Her koşulda tırmanış'' moduna soktum. Artık yarın sabah kalkıp ne olursa olsun tırmanışa gidecektim.

7 Şubat 2001

Yedigöl Burnu Doğu Duvarı'nın ilk kış çıkışını gerçekleştirdim. Yazısını başka bir bölümde kaleme aldım.

8 Şubat 2002

Eznevit Kuzey Duvarı İlk Kış Çıkışı 

Gece, çok soğuk geçti. Fırtına da artık sıradan hale geldi. Sabah saat 7.00'da kalktık. İştahla kahvaltımı yaptım. Şimdiye kadar dağda hiç iştahsızlık sorunu yaşamadım. Hatta çadır arkadaşlarımın da iştahını açtığım söyleniyor. İkinci neskafemi içip, saatin biraz geçmesini ve soğuk havanın, az da olsa, yumuşamasını bekledim, Yoksa donmuş karabinaları, takozları elle tutupta kolona takmak hiçte vücudun arzu ettiği bir eylem biçimi olmuyor böyle dondurucu havalarda. Hacettepelilerden üçü hariç diğerleri 15 günlük faaliyetlerini bitirmiş Ankara'ya geri dönüyorlardı. İçimden bravo dedim. Bu soğukta karda kışta, dağda 15 gün aralıksız faaliyet yapmak her baba yiğidin işi değil, üstelik bir iki değil, öncesi 45, sonrasında Yedigöller'e çıkan ekip ise 20 kişilik bir ekipdi.

Saat 11.00'da Ebru'yla birlikte aşağı, Eznevit Kuzey Duvarı'nın girişine doğru yola çıktık. Ebru duvar tırmanışının başlangıcında da olsa birkaç fotoğraf çekecekti( Tabi çektiği diaların fotoğraf makinasıyla birlikte Niğde de kaybolması üzücüydü ikimiz içinde). Solo tırmanışın dezavantajlarından biri de hiç bir zaman doğru dürüst fotoğraflama olanağınız olmuyor, ve tek elimle tırmanırken çektiğim fotğraflar da tırmanışı yansıtmağa yetecek fotoğraflar değil ne yazık ki. 

Rotanın altına yaklaştık. Ebru bekledi. Duvarın altındaki sert eğimli kardan yükselmeğe başladım. bitti. Hazırlandım ve saat 12.00'ı gösterdiğinde tırmanışa geçtim. 

7-8 metre kar ve kayadan yükseldikten sonra esas kaya pasajına geldim. İpe girmem gerkiyordu. İpi açtım istasyon aldım üzerimde her zamanki 24-25 kiloluk ağırlık vardı. Tırmanışa geçtim. Plastik ayakkabılarla Ballıkayalar'da tırmanmak ne kadar zor olsa da, dağ ortamında bam-başka bir zorluk taşıyor. Özellikle kar olayı eklenince. Hele toz kar, belki buzdan da daha tehlikeli. 40 metre kadar yükseldim ve rotanın üzerinde sağa yönelen bir kapalı çatlaktan istasyon aldım. İnip malzemeyi topladım ve çantayı sırtlayarak geri çıktım. İp 10.5mm olduğu için ikinci çıkışta t-blok gayet verimli çalışıyordu.

Yalnız, ağır gittiğimi farkettim. Rotanın başlangıcında iki ip boyu emniyetli gideceğimi, sonrasında ise uzun bir süre free olarak devam edebileceğimi hesaplamıştım ama bu iki ip boyu uzun süreceğe benziyordu.

 

İpi ayarladım ve ikinci ip boyunu tırmanmaya başladım. Sağa doğru kısa bir traversten sonra dik yükseldim 5 derecelik bir yer sayılırdı ama bacamsı ve sağ tarafta plastik ayakkabı için pek bir basamak yoktu. 5-6 matre yükseldikten sonra 3-4 metrelik bir kar kulvarına geldim. Kulavarın sonunda 5-6 metre yüksekliğinde open book tarzı, solu negatif, sağ tarafı ise 90 derece eğimli, tutamak ve basamktan yoksun, siyah akıntılı, 6 derece zorluğunda bir yüzey vardı. Yükselirken kardan kayay çıkmak bayağı bir zor olduyor. Genellikle kayalara bitişik karlar yumuşak olur. Bu yüzden son adımı biraz uzun atmak gerekir. Kaya pasajının girişine geldim. Takoz takmak için bir kaç yer denedim, zayıfta olsa belki tutar diye, olmadı. Yükselmeye karar verdim bir hamle bir kaç hamle daha. Artık yukarıdaki kar kulvarına iki üç hamle daha kalmıştı ama sağ tarafta basamak yoktu ve plastikle friction yapmak hele bu donducu soğukta imkansızdı. Riske tamak istemedim. Hamlelerimi bir bir geri aldım ve başlangıca, nispeten rahat olan yere geri indim. 

Bunlarla uğraşırken sol tarafımda çürük ama eğimi düşük ve nispeten tutamakların bol olduğu bir yer gördüm. Sonrasında sağa geçişte nispeten kolay gözüküyordu. Kar kulvarına geri inip o çizgiyi denemeğe karar verdim. Tekrar zor bir kardan kayaya geçiş işlemini gerçekleştirdikten sonra çürük pasajın altına geldim. Ne yazık ki orda da bir süre emniyet noktası aradıktan sonra başarısız olunca çon ince bir çatlağa mikro bir takoz takıp yükselmeğe başladım. Hafiften bir sırt olduğu için sağından ve solundan tutunarak yükseldim ama duvarda her zamanki yanılgılardan birine düştüğümü çok geçmeden farkettim. Eğimli yerlerde durduğumuzda insan oğlunun denge duyusu kayboluyor ve eğimler hakkına yanılma olasılığı artıyor. Evet pozitif eğimli olarak gördüğüm, şuan üzerinde bulunduğum yer 90 derce, dik, hatta biraz negatif bir yüzey bile sayılabilirdi. Üstelik bu, sürekli düşmemeğe dikkat ettiğim bir yanılgı biçimiydi. Tam bunun farkına varmışken, aniden sol ayağım kaydı ve şans eseri pençenin kaydığı yere topuğum takıldı. İki elimde yatay ve sağlam tutamakta değil yanal tutamaktaydı ve üstelik çürük bir kütleyi tutuyordum. Sağ ayağım misketin yarısı kadar bir noktaya basıyordu. Biran adrenalin beynime fırladı, kendi kendime ''Durumu kontrol altına al'' telkininde bulundum'' Zaten senin tırmanışların, free soloların bu adrenalini kontol etme yeteneğin sayesinde olmuyor mu?'' diye ekledim. Bunlar, belki saniyenin onda biri kadar bile sürmedi. Üç metre altta taktığım tek ve son takoz hiçte güven vermiyordu. Geri inmeğe karar verdim bu tamamen soğuk kanlılık işiydi kesinlikle zerrecik bile olsa fazladan adrenalin salgılanmamalıydı çünkü bir pasajın geri inişi tırmanışına oranla çok daha zordu. yüksek bir konsantrasyonla hamlelerimi tek tek geri aldım ve nihayet takozu taktığım yere geri inebildim. Bir sorunum daha kalmıştı: kardan kayaya geçiş zordu ama geri inişi daha da zordu. Herhangi bir düşüşe karşı takoza çıkarmadan inişe karar verdim. Dikkatlice 3-4 hamleyle kara geri indim ve rahat bir nefes aldım.

Önümde tek bir yol kalmıştı az önce denediğim yerden çıkacaktım. Takozu diğer tarftan çıkarmayışım iyi olmuştu. En azından düşüş anında yerinden fırlasa bile hız düşürücü etkisi olabilirdi. Tekrar kardan çıkıp kayaya girdim. Bu defa karla kayanın birleştiği yeri kazıyarak tam oturmasa da bir takoz takacak yer buldum ve tırmanmaya başladım. Az öncesinde geldiğim yere kadar bu defa daha rahat yükseldim. Gene aynı durumdaydım ve bu durumdan çıkış pozisyonunu sol yüzeyde, ince bir kesik bularak yakaladım. Yükseldim, iki hamle daha ve kar kulvarına geldim. Genelde parmakları cırt-cırtla açılıp kapanabilen yün eldivenlenlerle tırmanıyorum ama ince tutamakları eldiven elimdeyken tutamadığımdan, böyle yerlerde eldiveni komple çıkarıp tırmanmak zorunda kalıyorum. 

Biraz yükselince, önüme iki tırmanış hattı çıktı. Sağda bacamsı bir çizgi devam ediyordu solda ise sert bir yüzey. Ama rotanın devamı sol taraftaydı. Önce sağdaki bacamsı yerden yükseldim gene 5, 5+ derce zorluğunda bir yerdi. Sonra 6 dercelik bir traversle sola, kar kulvarına geçtim. Kazmayı emniyet kemerimden çıkardım ve yükselmeğe başladım. 4-5 metre yüselmiştim ki ipin engellemesiyle durmak zorunda kaldım. Evet, ipin solo tekniğinde serbest bırakılan diğer ucu gelmemekte inat ediyordu. Bir kaç defa denedim sağ, sol. Çektim, bıraktım, bir daha çektim. Iıh, bana mısın demedi. Sağa sola bakındım. Kesinlikle istasyon alınacak bir yer yoktu. Çatlak değil neredeyse ince bir çizgi bile yoktu kayalarda. Zaten gözüme kestirip gitmek üzere olduğum yerde, sadece bir kaç çatlak gözüküyordu, oraya da nereden baksan bir yedi sekiz metre mesafe vardı. Başka çarem kalmamıştı. Kramponun birini çıkarıp kara gömdüm. İpi, prusikle bağlı olduğu üzerimden çıkararak, kaçmaması için karabinayla, kara gömdüğüm krampona taktım ve free olarak yükseldim, kar kulvarı 5-6 metre daha devam ediyordu. Sonrasında 3-4 metrelik 5 derce zorluğunda bir kaya pasajını tırmanarak çatlakların yanına vardım. İlk takozu takıp kendimi emniyete aldım. İki takoz daha, ve bağlantılarını perlon harcamamak için ekspreslerle kurdum ama ikisi büyük takoz olunca güven ortamı doğmuş oldu. Esas iş şimdi başlıyordu. Şimdi bütün perlonlarımın düğümlerini çözüp, tek kata indirip birbirine bağlayarak uzatıp, ipe ulaşmalıydım. İşe koyuldum. Kolonumda sürekli, örgü halinde, karabinaya takılı bir uzun perlon tutuyordum ve şimdiye kadar daha hiç bir tırmanışımda kullanmadığım halde hep inatla yanımda taşırdım. Onu açtım. Boynumdaki halka perlonun düğümünü çözdüm. Birbirine bağladım ve inişe geçtim ipin yanına kadar geldim. Bir-birine kavuşturamıyordum. Üzerimde bir tek ekspres kalmıştı onu perlonun ucuna taktım. İpi son gücümle çekerek zorlukla da olsa sonunda perlona bağlaya bilmiştim. Bir soluk aldıktan sonra ipin üzerinden aşağı ineceğime göre karabinaya geçen noktaya tam kazık düğümü atmayı denedim yoksa benim ikinci çıkışım t-blokla olacağından çift olan ip diğer tarafa kayar ve aşağı indirirdi. Tam kazık düğümünü denedim denemesine ama ip o kadar gergindi ki bir türlü başarılı olamadım. Bunun üzerine ipin bir tarafına prusik takıp karabinaya bağlayarak sabitlemeğe çalıştım. 

Prusikle aşağı indim ve istasyona geldim ipin neden takıldığını merak ediyordum. Baktım. Lanet olası ip, istasyona karabinayla astığım çantaya takılmıştı. Nasıl başıma geldi? Uzun süreden beri dağda free tırmanıyordum. Yazın Parmakkaya çıkışı hariç diğer üç çıkışım hep free solo olmuştu ve bu faaliyette de Lahit Kaya Kuzey Duvarı ve Yedigöl Burnu'nu free tırmanmıştım bu yüzden de ipe girme alışkanlığım kaybolmuştu yoksa yoğun tempolu,ipli tırmanış yaptığım bir dönemde böyle bir hataya kolay-kolay düşmezdim. Yapacak bir şey kalmamıştı. İpi çözdüm. Çantayı topladım ve yukarı tırmanmaya başladım. Hava giderek dondurucu olmaya başlamıştı. Malzemeleri toplayarak istasyona çıktım. Yemek ve su molası verdim. Saat üç buçuğa gelmişti. Bu iki ip boyu tam tamına üç buçuk saatimi almıştı. Çok vakit harcamıştım ve önümde daha tırmanılacak rotanın iki ip boyu hariç, tümü duruyordu. Tüm malzemeleri toladım, yerine taktım ipi de toplayıp çantaya koydum. Kar kulvarından yükselmeğe başladım. Şu anda üzerinde bulunduğum rotanın devamı, nerdeyse hiç bir yerinde yukarıya kadar bivak yeri olmayan sert bir rampadan oluşuyordu. Yazın baktığımda eğimin sertliğinden dolayı hiç bir yerinde çarşak tutunamamış çıplak kayadan oluştuğunu görmüştüm. Kış tırmanışı için en büyük tehlikesi de sert eğimli çıplak kaya üzerinde karın tutuşuyla ilgiliydi. Karla kaplı yerlerin üzerine çıktımda, karın kaya üzerinde tutunamayıp komple aşağı inme olasılığı vardı. Açıkcası bu rota için en büyük kaygımı bu oluşturuyordu. 

Sert karda yukarı doğru kazma ve kramponla tırmanmaya başladım. Üzerinde olduğum kulvar daralarak ince bir kara ve arkasından başka bir kulvara bağlandı. Zaman-zaman eğim kısa pasajlar olmak üzere 80-85 dereceye yaklaşıyordu. Ama korktuğum pek başıma gelmedi ve kar sağlam çıktı. Eznevitin ortasında ki ''Head Wall''ün altından sola, yukarıya doğru devam ettim. Yazın, bu duvarda free solo olarak açtığım yeni rota, ''Head Wall''ün tam ortasından yükseliyordu. Yazın tırmandığım yere baktım. Gerçekten de zor bir iş başardığımı bir daha farkettim. Geldiğim noktadan yukarı doğru iki kulvar gidiyordu ama sağ tarafın sonu kapalı gözüküyordu. Sol tarafı seçtim, devamında sağa geçerim diye düşündüm. Kar kulvarından tırmanmaya devam ettim. Hava kararmak üzereydi. Kardan çıkarak 80 derece eğimli 10 metrelik bir kaya pasajı geçtim. Kar-kaya geçişlerinde kazma ve kramponları çıkarıp emniyet kemerine takma çok vakit alıyordu, ayrıca eğim sert olduğu için ekstradan dikkat gerektiren bir işlemdi. Tekrar sonu kaya pasajına bağlanan bir kar kulvarına girdim ve yükseldim. Başta karın eğimi 60-70 derece civarındaydı ama kaya etabına geldiğimde kendimi 90 derceye yakın bir kar ve kaya karışımının üzerinde buldum. Sağ tarafı kapalı negatif, sol tarafı ise ayak açısından zayıf bir yüzeyden oluşan 7-8 metrelik bir pasaj vardı önümde. Kaya yüzeyi sağ taraftaki negatifle 90 derece bir open book oluşturuyordu. İstasyon kurmak için önümdeki takoz takılabilecek yerleri denedim ama sadece zayıf ve aşağı doğru çekeri olan tek bir takoz takabildim. Yarım metre kadar yükselip baktım takoz yeri yoktu. Geri indim. Artık hava kararmıştı ve ayak yerini görmekte zorlanıyordum. indiğim yerde sağ ayağım karda açtığım izde rahattı. Dikkatle çantamı sırtımdan öne doğru eğip üst cebinden lambamı çıkardım. Pili bitmişti. Yanmadı. Cebime koyduğum yedek pilleri çıkarıp, karanlıkta karışmasın diye bir-bir eskileri çıkararak yerine yenileri yerleştirdim ve yaktım. İkinci bir sorun daha çıktı. Basit bir darbede lamba kapandı. İkinci bir darbeyle yakmak zorunda kaldım. Etrafıma bakındım. En son istasyonu topladığım yerden neredeyse 250 metre kadar yükselmiştim ve bivak atmak için oraya doğru iniş yapmak ölümcül tehlike taşıyan tuzaklarla doluydu ve göze alamazdım. Durduğum pozisyon için enerji harcıyordum. Rahat değildim ve uzun süre bu pozisyonda kalamazdım. Önce kendimi sağlama alma çabasına girdim. Sağ tarafımdaki 20-25 derece negatif yüzeyin altında biraz boşluk bırakarak yükselen ve benimde sağ ayağımın üzerinde bulunduğu kar kütlesi sağ yanımda 70-80 santimetrelik ince bir sırt oluşturuyordu. Sırtımı kayaya dönüp zorlukla onun üzerine oturdum. Sol ayağımı karla negatif yüzey arasındaki boşluğa salladım ama kafamı dik tutamıyordum, çünkü negatif kaya yüzeyi engel oluyordu. Kazmamı önümdeki kara sapladım. Sonra çantamı dikkatle çıkardım ve karabinayla kazmaya taktım. İpi çantadan çıkardım ve kardan soğuk geçmesin diye altıma koydum. Artık havanın soğuğu çok artmıştı öyle ki hangi metal malzemeye dokunsam parmaklarıma yapışıp kalıyordu. 

Kötü bir pozisyonda, sağa, uçurumda doğru eğri oturuyrdum. Bu durumdan kurtulmak için altımdaki karı kazarak birazını atıp ve oturuduğum seviyeyi düşürmeğe karar verdim. Kazma çantayı tutuyordu çıkarmağa cesaret edemedim bu yüzden nut-key'le önümdeki karı kazdım ve ellerimle aşağı attım. Sonra öne, kazdığım yere kaydım ve pozisyon değiştirmeden arkamdaki bölümü kazıp karını attım ve geri kaydım sonra çantanın altını kazdım. Bunu bir kaç defa tekrarladım ve artık oturduğum at sırtı şeklindeki yerde iki bacağım sağa sola salınırken en azından kafamı dik tutabiliyordum. Az da olsa rahatlamıştım. Su içip bir şeyler atıştırdım ve durum değerlendirmesi yaptım. Bulunduğum pozisyonda geceyi geçirmek neredeyse imkansızdı hiç bir emniyet noktası yoktu. Bivağa girmem zordu, Girsem bile eğer uyku tutar ve dengem bozulursa düşme tehlikesi geçirebilirdim. Üzerimde termometre yoktu ama metal malzemelere dokunurken parmaklarıma yapışma hızından, Aladağların nadir soğuklarından biri olduğunu tahmin ediyordum. Bu da, burda, bu pozisyonda geceyi geçirmek için gerçek bir sorun oluşturacaktı. Çantamda uyku tulumum vardı ama bulunduğum pozisyonda onu pek kullanma şansım yoktu. Sağa sola tekrar bakınırken negatifle yüzeyle kar arasında kalan boşluğun alt tarflarında kum saati olabileceği izlenimi veren bir delik gözüme çarptı. Omuzumdan perlonu çıkardım ve eğilerek kazmanın sapıyla deliğin için doğru itmeğe başladım. Eğilip aşağı, deliğin çıkışına baktım ve perlonun dışarı sarkmış sarı ucunu görünce biran gözlerimin parladığını hissettim. Ucu tutup çektim diğer uçla kavuşturup karabinaya taktım ve hemen kendimi emniyete aldım. Biranda adrenalinin yüseldiğini ve düşünceleimin hızlandığını hissetim. Evet, ben bu at sırtı kar parçasına mahkum değildim ve tırmanışın gece gündüzü yoktu. Tırmanış başlar ve bitene kadar devam eder. Havanın kararması, özellikle kışın, kar beyazının oluşturduğ aydınlıkta, tırmanışımı bitirmeme engel olamazdı. Tırmandığım yüzeyleri aydınlatacak fenerim de vardı. Ayrıca şimdiye kadar 10 tanesi free-solo olmak üzere, yirmiden falza büyük duvar tırmanışımdaki başarı, daima kontrollü bir tırmanış yaptığımı gösteriyordu. Bu kadar çok sayıda ilk kış ve yaz tırmanışımda hiç bir kaza geçirmeyişim veya düşmeyişimin sebebi artık şans olamazdı. Demek ki tırmandığım rotalar limitimin çok altında ve ayrıca çok kontrollü bir tırmanış gerçekleştiriyorum. Zaten Direktaş Kuzey Duvarının ilk kış çıkışında da 4-5 saat gece tırmanışı yapmıştım. 

Artık çok sağlam bir emniyet noktası bulmuştum ve buna güvenerek en az 10 metre yükselebilirdim. Önümde toplam 7-8 metre olması gerekirdi. Yeniden hazırlandım. İpin ucunu kum saatindeki perlona, sekizli düğümle bağladım. Sonra çantayı aynı karabinaya astım ve toparlanmaya başladım. 

Geri dönüp tekrar yüzümü kayaya çevirdim. Önceden taktığım zayıf olan takoza klibimi yaptım. Artık tırmanmalıydım. Saate baktım. Yediye gelmişti. Alnımdaki feneri yaktım ve yükselmeğe başladım. Pasaj çok zor sayılmazdı ama sol yüzeyde basamak olmayışı ve tutamakların sadece ince çizgilerden oluşması kış koşullarında plastik ayakkabı... Soğuk daha da keskinleşmeğe başladı. Ellerim kayanın üzerinde tuttuğum yerlere yapışıyor ve birdahaki tutamağı tutmak için, elimi kayadan çekerek ayırmak zorunda kalıyordum. İki metre kadar tırmandıktan sonra takoz takılacak bir yer buldum. Hemen. Ne oluyordu? takozlar da elime yapışıyordu. Bir metre daha yükseldim. İki takoz yeri daha buldunca artık bu rota benim için en güvenli yer haline gelmişti. Yazın bu rotayı tırmanıpta, burada, bu takoz yerlerinin olduğunu bilsem. At sırtı karda o kadar beklemez, direkt buraya doğru tırmanırdım. Bir rotayı yazın tırmandıysanız eğer, kış için, işte böyle bir avantaja sahip oluyorsunuz.

 

Taktığım son takozların verdiğin güvenle kararlı bir şekilde bir iki metre yükseldim ve sağdaki yüzeye tutunarak dik eğimli bir kar kulvarına girdim. Kramponları emniyet kemerinden çıkarıp ayağıma geçirdim. Kazmamı aldım ve ip üzerinde prusiğimi çekerek yukarı doğru tırmanışa geçtim. Yön olarak sağa gitmem gerkiyordu ama sağ tarafta emniyet alıp istasyon kuracak kaya yoktu. Zorunlu olarak sola gitmeye karar verdim. Ortalama 70-80 derece eğimden oluşan kar kulvarından solda görünen kaya kütlesine doğru emniyet alacak yer bulma umuduyla yükseldim. Arada üzerinde 5-6 santimlik ince kardan oluşan kaya pasajları da vardı. 50 metrelik ip bitmek üzereyken, bir kaya bloğunun yanına gelmiştim. Bir süre aradıktan sonra iki takoz takılabileceğim sağlam sayılacak bir yer buldum ve istasyon aldım. Artık gecenin karanlığında, çıkmaza girme durumları için, yukarı çıkışa alternatif olarak, olası bivak yerlerini de arıyordum. Aşağı inip çanta ve ipi toplamadan önce rotanın devamına bakmağa karar verdim. Sağ tarafa doğru ışık tuttum. Bir şey görünmüyordu. Sola doğru yükseldim. Bir köşeye geldim. Çok güzel bir bivak yeri görünce aşağıda bivak atmadığıma şükrettim. Artık bivak yerini garantilemiştim. Geriye, fazla bir mesafe kalmadığını düşündüğüm zirveye doğru, rotanın devamını bulmak kalmıştı. Ayak üstü bir tuvalet yaptım. O sırada ışığı tasarruf amacıyla kapattığımda, karşımda, sağ taraftan yukarı doğru yükselip ve sırtta korniş yapan kar kulvarını gördüm. Deminden beri lambanın ışığı uzağı görmemi engelliyormuş. O an bu işin bittiğini ve geceyi çadırımda geçireceğimi anladım. Mesele sadece zaman meselsiydi. İstasyona inerken üzerimde malzemenin ağırlığı olmadan sağ taraftaki sırta çıkıp rotayı inceliyim de, öyle iniyim dedim. Öyle de yaptım. Doğruydu. Yanılmamıştım. Sağ taraftaki kulvar zirvenin 10 metre solundaki sırta yükseliyordu. Artık önemli olan sadece dikkati elden bırakmadan olağan işlemleri yapıp zirveye ulaşmaktı. İstasyona doğru dikkatle bir travers atmak zorunda kaldım. Prusikle ipe girdim, aşağı indim. At sırtı karın üzerinden çantamı aldım son bir defa at sırtı kara bakıp geceyi orda Geçirmediğimden dolayı sevinçli olarak yukarı doğu, tekrar malzemeleri toplayarak devam ettim. Yukarıda, istasyounu topladım. Bu işlemlerin hepsini olağan üstü bir dikkatle yapıyordum. Üzerimde bulunan malzemelerden herhangi birinin elimden kurtulup aşağı kayması hayatımın kaymasıyla eşdeğerdi. Üzerimde yeterince ağırlık olduğundan hiç bir malzemenin yedeğini taşıma lüksüne sahip değildim. Kazma, krampon, ip, su koyduğum termos, fener, eldiven, bivak,yarım kilo kadar yiyecek. Bunlardan tek bir tanesini değiştirme veya yere koyup alma esnasında elimden kaçırırsam (özellikle ip, kazma, krampon) tırmanışa devam etmem veya aşağı inebilmem tehlikeye girer ve o duvardan beni kurtaracak kimse olmadığı için de, bunu düşünmek bile istemiyordum. Bu yüzden de üzerimdeki malzemeyi çıkarıp veya değiştirirken olağan üstü bir konsatrasyon ve dikkat sergilemem gerekiyordu.

İstasyonu topladım. Çantamı sırtıma aldım ve kazma kramponla sağ kulvara geçen sırta doğru travers attım. Tam sırtın üzerindeki bir karın bir iki metrelik bölümü çok yumuşaktı bu yüzden diğer elimi de kara gömerek geçmek zorunda kaldım. Arada, bir kular daha vardı ve iki kulvarın ortasında kaya olup olmadığı hakkında kuşku içinde kaldım. Bu yüzden ana kulvara girmek üzere aşağı inişe geçtim. Bu bölümdeki karın üzeri buz olduğu için çok dikkatle 15 metre kadar sağa doğru inerek ana kulvarın girişine geldim. Artık geriye, sadece tekdüze bir kar kulavarı tırmanışı kalmıştı. Aralıklarla dinlenerek yükseldim. Çıkış kornişinin çok sert olma olasılığı açıkcası korkutuyordu beni. Hep onu düşünerek yükseldim . Kornişte, kazarak kanal açmak zorunda kalbilirdim. Sonunda kornişin altında geldiğimde tüm korkularımın boş çıktığını anladım. Sol taraftan, çok dik olmasında rağmen bir çıkış yolu bulup, yukarı çıktım ve sırta ayak bastığımda, gece olmasına karşın, benim güneşim, doğmuştu sanki. Artık zirve ayaklarımın altındaydı. Dağın en yüksek noktasına kadar tırmanmıştım ve daha yükseği de yoktu karşımda. 

Oh be, nesin sen? Nasıl da her defasında mutlu edersin insanı ey ''toprak parçası zirve''. Saate baktım, 21.18. Aladağlar'da bir kuzey duvarının ilk kış tırmanışı daha yapmıştım.Böylece toplam, ilk kış duvar tırmanışlarımın sayısını beşe yükselmiş oluyordu. Bu kadar maddi imkansızlıklardan dolayı dağa gelemeyişime rağmen. Oturdum ve rahat bir kafayla yemeğimi yedim, suyumu içtim. 9 saatten beri durmadan tırmanıyordum. Toplam olarak bir litre olan suyumu gece bivakta kalırsam ihtiyacım olur diye azar-azar tüketmeğe çalışmıtım. Aslına bakılırsa hala da tehlike geçmiş sayılmazdı. Kampa kadar kısa sayılmayacak bir yol vardı karşımda ve hep sırt sisteminden devam ediyordu. Sol tarafım duvar, sağ tarafım çığ kulvarı, ortada ise sert kardan oluşan zaman-zaman aşırı incelen bir sırt, Ve gecenin karanlığın bu kadar yoğun tırmanışın yorgunluğu üzerimdeyken tamamen tehlikelere açık bir vaziyette geçecekti inişim. Sudan biraz içip sağlam bir şekilde atıştırdıktan sonra toparlanıp inişe geçtim. Sırttan devam edip Eznevit'in ikinci zirvesine gelince aşağıda bizim ve Hacettepeden Uğur'ların çadırından süzen ışıkları gördüm (Eznevit ana zirveden kamp yeri gözükmüyor). Çadırlara doğru ışık yakarak beni farketmelerini ve merak etmemelerini istedim. Aşağıdan farkedip ışık yakınca rahatladım. En azından konumumu farketmişler ve herhangi bir kaza olursa nerede arayacaklarını bilirler. Uğurlar gidip Ebru'ya zirveye ulaştığımı ve ışık yaktığımı söyleyince o da meraktan çıkmış. İkinci zirvede önceki gün Hacettepelilerin faaliyetlerinden kalan ayak izlerini buldum ve kaybetmemeğe gayret ettim. Çoğu yerde kar sertti. Eznevit'ten inip önce Karasay'a yükseldim sonrasında Kızılkaya geçidine doğru inişe geçtim. Geçitte bir kayanın dibinde oturdum ve beslenme molası verip biraz dinlendim. Kızılkaya geçidinden aşağı iniş, dik eğimli sert kardan oluşan bir parkurdu ve gecenin bu saatinde çok dikkat gerektiriyordu. Biraz dinlendikten sonra Karasay'a çıkışta ayağımdan çıkardığım kramponları tekrar taktım ve inişe geçtim artık evime bir kaç adım kalmıştı ve ağır hareket edebilirdim. Nasılsa geceyi yatağımda( Bivak söz konusu olunca çadırın içindeki bir mat üstü uyku tulumunu yatak olarak nitelendirebilirim) geçircektim. Uğurların çadırının yanından geçtim uyuyorladı. Birkaç adım daha artık yürünecek yol kalmamıştı. Çadırımın kapısının önündeydim. Saat tam 23.15'i gösteriyordu. Gece yarısı da olsa kampa dönmek güzeldi.

Ebruya seslendim. Işığı açık, beni beklerken uyuya kalmıştı. Kalktı. Üzerimdekileri çıkardım çadırda da su yoktu. Oysa nereden baksan tırmanışın başlangıcından itibaren en az 3 litre su kaybetmiştim. Ocağı yakıp kar eritmeğe koyuldum. Bol su içip yemeği aradan çıkardım. Sonra tabi kutlamak gerekiyordu. Ah şu Altın Başak Votka'yı da ne kadar çok seviyorumuşum meğerse... Galiba ''Tank''le de iyi gidiyor...

Add a comment (0)

Yedigölburnu Doğu Duvarı İlk Kış Çıkışı

 

6 Şubat 2002

Akşamdan beri esen rüzgar şiddetini artırarak fırtınaya dönüştü ve tüm gece boyunca sabaha kadar devam etti. Sabah 7.00'a kurduğum alarmı susturup uykuya devam ettim. Saat sekizde kalktık. Acıkmıştım. Bu fırtınada tırmanış olanağı yoktu. Kendimi her koşulda tırmanışa hazırlamışıtım ama fırtına hariç. Çıplak elle tırmandığım için eksi on-on beş dereceye varan soğuk havalarda rahatça tırmanabiliyorum ama fırtına devreye girince açıkta kalan parmakları anında dondurabiliyor. Ne yazık ki ülkemizde daha dry-tooling yapılan teknik malzeme ve imkanlarda yok ki ful kapalı eldivenlerle tırmanma olanağına kavuşa bilelim. 

Kahvaltımızı yaptıktan sonra ikinci neskafeye üçüncünü de ekledim çadırdan dışarı çıkamayınca. Çadırın atrafına kar duvarını sağlam ördüğümüz halde zaman-zaman çadırın pollerini elimizle tutarak şiddetli fırtına da patlamasına engel olmaya çalışıyorduk. 

Öğlene doğru fırtına yerini şiddetli rüzgara bıraktı ama artık benim duvar tırmanmak için hazırlanma saatim geçmişti. Hacettepeli ekip Emler'e çıkmak için hazırlanmıştı Ebru da onlarla Emler'e gitti. Bende boş kalınca çadırın etrafındaki duvarı sağlamlaştırıp iyice yükseltmeğe karar verdim. Bir saat kadar uğraştıktan sonra çadıra girip günün geri kalanını ne bulduysam yiyip içerek geçirdim.
Gece tekrar fırtına şiddetlendi galiba bu kadar yolu kamp yüküyle çıktıktan sonra hava muhalefeti tırmanışa izin verme niyetinde değildi. Buna karşın bende kendimi '' Her koşulda tırmanış'' moduna soktum. Artık yarın sabah kalkıp ne olursa olsun tırmanışa gidecektim. 

7 Şubat 2002

Yadigöl Burnu Doğu Duvarı İlk Kış Çıkışı Saat 7.00'da kalkıp ocağı yaktım. Fırtına gece boyunca rutin olarak devam etti, sabaha doğru şiddetini biraz azalttı ama bitmedi. Saat onda hazırlanmağa başladım ve on birde yola çıktım. Amacım Çelikbuyduran'dan yukarı çıkarak Karayalak geçidinden Yedigöller'e, Yedigöl Burnu Doğu Duvarı'nın altına gelip doğu duvarını free solo tırmanıp sonrasında Yedigöl Burnu zirvesinden traversle Kızılkaya'nın kuzey yüzünün altına geçip, kuzey dehidralini tırmanmaktı. 

Çelikbuyduranı hızla geçip Karayalak geçidini aşarak yedigöller'e indim. Yedi Göller'e inerken Kızılkaya Kuzey Dihedrali'ni inceledim ve kötü bir durumla karşılaştım. Rotanın bir yerinde ve rotaya giden traversin iki yerinde çığ inmişti. Kızılkaya tırmanışı riske girmişti ama kesin kararı Yedigöl burnu zirvesine gelince vermek üzere sonraya bıraktım. Y.göl Burnunun altına geldim ve sert kardan duvarın altına tırmanmaya başladım eğimin sertliği yüzünden batonları kaldırıp kazmayla tırmanmalıydım ama batonlar donmuştu ve tüm çabalarıma rağmen kısaltıp çantamın arkasına bağlayamayınca orda bırakmak zorunda kaldım. Bu, buraya bir daha dönmem gerekir anlamına geliyordu. 

Batonları geride bırakarak yükselmeğe başladım. Tabi ki her zamanki ağır çantamla. Ağrı Kuzey Kış çıkışında kamp yüklü çantamın ağırlığı şuanki, yani solo duvar tırmanışı sırasında taşıdığım çantanın ağırlığında daha azdı. Karda, duvarın altına kadar yukarı çıktım. Hazırlanarak saat 13.00'da Yedigöl Burnu Doğu Duvarı'nı tırmanışa geçtim yedi sekiz metrelik kaya pasajları sonra kar kulvarı sonra yine kaya. Burası, esasında yazın yeni başlayanlar için ideal bir duvar. Emniyet olanakları da fena değil. Tabi bu duvarı yazın, 17 dakika gibi çok kısa bir sürede free-solo çıkmıştım. Şuan da ilk kış tırmanışını free olarak çıkıyordum. Yukarıda genişçe bir kar kulvarı daha ve sağ taraftan yukarı çıkan iki rota çizgisi. Sağdan giden, yazın çıktığım, 5 derece zorluğunda bir yer, sol taraf daha kolay olan versiyonu. Tırmanışa soldaki rotadan devam ettim. Bu pasajda kayaların üzerini ince ve saydam bir buz tabakası kaplamıştı. Hoşuma gitti. Bir elle buz kaplı kayalara tutunurken diğer elimle birkaç fotoğraf çektim. 10-15 metre daha yükselince önümde ufuk belirdi ve o, ''karanlıktan aydınlığa ayak basma'' duygusunu yaşadım. İşte burası zirveydi. Saat 13.34. Toplam 34 dakika süren, zor olmayan ama zevkli bir tırmanış, ve Aladağlar defterine yazılan, bir ilk kış duvar tırmanışı daha. 

Zirvede oturdum atıştırdım biraz su içtim ve Kızılkaya hakkında tekrar düşünmeğe başladım. Buradan bakınca da, rota hiç hoş görünmüyordu. Kontrolü bende olmayan riskleri almaktan hiç hoşlanmam ve çığ da o risklerden biriydi. Hiç işim olamazdı. Kızılkaya tırmanışımı iptal ettim ve aşağı, batonlarımı almak için inişe geçtim. Kızılkaya-Yedigöl Burnu arasından aşağı inmeğe başladım. Kar kalın ve tehlikeli duruyordu. Yüzeydeki sert ve kırılgan kar tabakası ara sıra kırılıyor ve içime korku düşürüyordu. Bu yüzden aşırı dikkatle inmek zorunda kaldım ve 34 dakikada çıkışını yaptığım yeri bir buçuk saatte ancak inebildim. Batonları aldım ve Kızılkaya geçidi kampının yolunu tuttum. Yolda, Hacettepeden Selahattinlerle karşılaştım. Onlar da Direktaş Çıkışı'nı başarıyla yapmış ve kampa geri dönüyorlardı. 

Kampa erken dönmüştüm. Ebru da Karasay ve Eznevit çıkışından yeni dönmüştü. Hacettepeli dağcılarla biraz ayak üstü muhabbet ettik ama soğuk esen rüzgarın yüzümüzü kırbaçlamaya başlamasıyla çadıra sığınmak zorunda kaldık. Artık yarına, Eznevit Kuzey Duvarı'na zihinsel hazırlık yapmalıydım...

Add a comment (0)

3127 kayıtlı kullanıcı ile, yüzlerce sayfa içerik sizi bekliyor. Hemen kayıt olun.!  KAYIT OL